Bu Gönderiyi Yazdır Bu Gönderiyi Yazdır

Kitap: Beyaz Zambaklar Ülkesinde [Grigoriy Petrov]

Aylardır yazmak isteyip bir türlü yazamadığım kitap notumu bugün nihayet yazmış bulunuyorum. Eskileri kadar uzun olmasa da yine biraz vaktimi aldı. Kitap hakkında bulduğum birkaç bağlantıyı da sizlerle paylaşıyorum. İyi okumalar.

Dış bağlantılar:

http://www.hepsiburada.com/productdetails.aspx?categoryid=9902&productid=kkoridor49

http://www.zaferyayinlari.com/magaza/prddet.php?pid=305

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=beyaz+zambaklar+ülkesinde

______________________________________________________________________________________

Beyaz Zambaklar Ülkesinde [Grigoriy Petrov]

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Atatürkün askeri okulların müfredatına konulmasını emrettiği kitap

Grigoriy Petrov

 

 

Notlar:

S.18:
Tanrım, beni dostlarımdan koru, düşmanlarımla ben kendim başa çıkabilirim.”

S.121:
… Lev Tolstoy çok güzel şeyler söylemiş: “Hayattaki ‘düzensizliğin’ sebebi herkesin iyi bir ‘düzene’ sahip olmak istemesidir, ama kimse hayatı ‘düzenlemek’ istemiyor.”

S.147:
Robinson şunları öğretiyor: İnsan dünyanın ve dünyadaki yaşamın efendisidir. İnsan, insan zekası, onun iradesi ve bilgeliği, doğanın bütün karanlık güçlerinden adha güçlüdür.

S.155:
-Değerli bilim adamları! Yarvinen profesörlere yöneldi. Sizler benden daha iyi biliyorsunuz ki, şeker tatlı değil, şeker temel gıdalardan biridir. Karnı tok insanlar daha az içki içiyor. Bu yüzden tatlı her zaman acının düşmanı olmuştur. Acı da tatlının düşmanı. Sarhoşlar tatlıyı sevmezler, tatlı seven ise acı içkileri sevmiyor.

S.172:
“Milyonlarca insan vahşi bir ortam ve aptallaştıran sefalet içinde doğuyor, yaşıyor ve ölüyor. Bu olmalı mı? Doğuştan zeki olan milyonlarca insan bütün hayatı boyunca aptal birer hayvan olarak kalıyor. Bu da mı olmalı? Milyonlarca küçük kardeşiniz, kaba, acımasız, aşağılık bireyler olarak yetişiyor. Bu da mı olmalı? Ve bütün bu iğrenç, canice ‘olmalı’ sözünden dolayı utanmıyor musunuz? Bu utanılacak derecedeki aptallık ve ilgisizlik de mi olmalı?”

S.187:
“Bizim halkın yüzbinlercesi de pratikte ateist,” diye yazıyordu Luka Macdonald. “Tanrı’yı ve dini kasıtlı olarak reddetmiyorlar, sadece Tanrı hakkında konuşmuyorlar ve düşünmüyorlar. Tanrı ve dinin onların hayatında bir rolü yoktur. Hıristiyan olarak kabul edildikleri için, onlar da kendilerini öyle adlandırıyorlar, fakat ne İsa’nın, ne de onun öğretilerinin sözünü bile etmiyorlar. (Çin hakkında geçen bir yazı)

S.189:
“Yalancılar!” diyordu Macdonald öfkelenerek. “Ben kiliseye hakaret etmiyorum, sadece kiliseyi felç ettiğiniz için kızıyorum. Ve ben ‘diyaneti’ suçlamıyorum, sadece ‘gerçek’ papazları, canlı, Tanrı ruhuna sahip insanları arıyorum. Onları çağırıyorum. Topluma, gençliğe yalvararak sesleniyorum:

Kilise haznelerine gidin. Kiliselerdeki doz ve örümcek ağını temizleyin. Şekilci memurları, siyasette kariyer yapmayı düşünenleri ve tüccarları havari görevinden uzaklaştırın. Halkın kalbinde din ateşini yakın. Milyonlarca insanın nasırlaşmış, odunlaşmış kalbinde Tanrı’yı uyandırın.

S.196:
“Eğer halkta, halklarda dindarlık olmaz ise, ne bilim, ne felsefe, ne sanat, ne politika, ne de teknoloji insanları kötülükten, hayatın zorluklarından kurtarabilir.”

“Dinden değil, dindarlıktan bahsediyorum.” Luka Macdonald bu temel düşüncenin altını çiziyordu. “Çok fazla din olabilir ve var da, dindarlık ise tek bir şeydir; farklı dinlerdeki insanlar arasında ortak bir şey.

Dinimizin yeryüzündeki sevinci olan Francis Assizyalı, neşeli, zengin, ferah Floransa’daki hayatı bırakarak, fakir rahip kıyafetinde, insana, Tanrı’ya, gökteki kuşa, ormandaki hayvana karşı sevgi uyandırmak için halkın arasına karışıyor.

Gökteki güneş ve yıldızlar, yuvasındaki solucan, evdeki anne, ülkedeki bakan, kırdaki ot, bütün bunlar tek, büyük yaratılış gücünün belirtisidir; bütün bunlar, tek bir ailedir. Herkes ve her şey birbirine yakındır ve birbirine benzer. Kardeşler, arkadaşlar, meslektaşlar, hepsi birbirinin yardımcısıdır.

Sen bendensin, ben sendenim, biz kainattayız, kainat ise bizdedir, hepimiz biriz. Eğer kainata zarar veriyorsan, insanlara ya da hayvanlara kötülük yapıyorsan, aslında kendine zarar veriyorsun, kendini çirkinleştiriyorsun.”

S.199:
“Sizler rüzgarlı havada sigara içtiğinizde, onu yakana kadar üç, beş, on kibrit yakıyorsunuz, ta ki sigara yanana kadar. Bir kerede sizin beyninizi, iradenizi yakmamı nasıl beklersiniz benden? Hele bir de sizler sadece ‘rüzgar altında’ değil de, ateşin yakılması güç olan derin bir bataklıkta iseniz.”

S.220-221:
Engeller, şansızlıklar, düşmanlarınızın zaferi olacak; sizler sönmeyin! Moralinizi bozmayın! Asla vazgeçmeyin!

Şansızlıklarla veya engellerlee karşılaştığınızda şöyle demeyin: Bizler denedik, başladık, savaştık ama destek yoktu. Her adımda düşmanlarla ve engellerle karşılaştık. Böyle söylemeyin. Karanlığın ruhu söndürüyor; sizler yakın! Bir kez söndüyse, ikinci kez yakın… üçüncü… beşinci… yedinci… yüzüncü… bininci kez yakın.”

“Yakmaktan korkmayın,” diye heyecanla bitiriyordu sözlerini Luka Macdonald. “Kendiniz de yanın ve diğerlerini de yakın, ta ki etraf aydınlanana kadar. Hızlı başarıları beklemeyin. Anlayış ve destek yerine, sizinle dalga geçecekler. Ün ve şöhret yerine, nefret ve iftira olacak. Yardım yerine gizli entrikalar ve hatta aleni savaşlar olacak size karşı. Onlarca, yüzlerce, binlerce karanlık ışıklı işinizi söndürecekler; siz de yanın! Yanın ve yakın!”

S.227:
Bu kitap çeşitli ülkelerdeki insanların ilgisi ve yardımı sayesinde yayımlanmıştır. Okurlarla vedalaşırken, bir kez daha bu kitabun ilginç olayına dönmek istiyoruz. Seksen yıl boyunca neden bu kitap durmadan yayımlanıyor? Bu kitabın Türkiye’de, Bulgaristan’da ve Yugoslavya’daki başarısı neye bağlıdır? Çünkü Finlandiya’da ün kazanmış Petrov tarafından yayımlanan bu kitap birçok şaşırtıcı soruyu gündeme getirdi:

“Petrov şunları ve şunları nereden aldı?”, “Snelman böyle konuşmuyordu!”, “Yarvinen veya Gulbe tam olarak kimlerdi?” Fakat kitabın en çok başarı yakaladığı ülke olan Türkiye’de, olaya çok farklı bakıyorlardı. Türkçe yayınların birkaçında sonsöz olarak şunlar yazılmış: “Kitabın esas değeri Finlandiya’yı anlatmasından kaynaklanmıyor. Değeri, bu kitap sayesinde Türk milleti olarak nasıl göründüğümüzü ve geleceğimizin nasıl olacağını anlayabilmemizi sağlamasındandır.”

1 Yorum

Bu Gönderiyi Yazdır Bu Gönderiyi Yazdır

Küçük bir güncelleme

Sürekli aynı kelimeyle başlamaktan sıkılsam da yine uzun bir zamandır ne görsel olarak ne de içerik olarak bir değişiklik yapamamıştım. En önce çoktandır güncelleme yapamadığımdan sitenin omurgası olan WordPress sistemini son sürüme yükselttim. Yönetici arayüzü çok değişmiş, daha sade ve kullanışlı olmuş, beğendim. El atmışken çok parlak olduğundan okumaya olan ilgiyi azalttığını düşündüğüm temayı da değiştireyim dedim. WordPress arşivinden 4-5 yeni tema bularak sunucuma yükledim. Hepsi çok güzeldi, o yüzden seçme aşamasında bayağı bir zorlandım. Şu an görülen “Fusion” isimli temada işlevselliği ve renk uyumu nedeniyle karar kıldım. Artık bundan sonra da içeriğe yönelebilirim diye umuyorum.

Tüm dostlarıma sevgilerle.

2 Yorum

Bu Gönderiyi Yazdır Bu Gönderiyi Yazdır

Yazmak zor zanaat

Farkedildiği gibi uzun bir süredir yeni bir başlık açamadım. Aslında yazmak istediğim şeyler vardı fakat gündelik hayatın yorgunluğuyla yazmaya üşenir oldum. Çok önce okuyup bitirdiğim Grigoriy Petrov tarafından yazılan Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı kitapta altını çizdiğim bazı şeyleri yazmam gerekiyordu. Bugün de yazabilecek değilim. Kitabı yazmayı unutmamam için hâlâ gözümün önünde tutuyorum. Herhangi bir tarih veremeyeceğim fakat en ”uygun” zamanda yazmaya gayret edeceğim. Olur da yazmam çok gecikirse size bu kitabı mutlaka alıp okumanızı tavsiye ederim.

Arka kapaktan kısa bir bölüm:

Bu kitap tüm yoksulluğa, imkansızlıklara ve elverişsiz doğa koşullarına rağmen, bir avuç aydının önderliğinde; askerlerden din adamlarına, profesörlerden öğretmenlere, doktorlardan iş adamlarına kadar, her meslekten insanın omuz omuza bir dayanışma sergileyerek, Finlandiya’yı, ülkelerini geri kalmışlıktan kurtarmak için nasıl büyük bir mücadele verdiklerini, tüm insanlığa örnek olacak bir şekilde gözler önüne sermektedir. Halkların destansı özverisiyle yoksulluktan kurtularak, ekonomik, politik ve kültürel olarak nasıl mükemmel bir ülke yaratabileceğini gösteren, okurlara dudak ısırtan ölümsüz bir eser.

,

2 Yorum

Bu Gönderiyi Yazdır Bu Gönderiyi Yazdır

Kitap: Âb-ı Hayat Katreleri [Osman N. Topbaş] (2)

Biraz gecikmiş olsa da kitaptan aldığım notları bu yazımla tamamlamış olacağım. İnşallah birilerine faydası olmuş/olacaktır.

______________________________________________________________________________________

Devam:

abi_hayat_katreleri.gif

Mesnevî Deryasından

Âb-ı Hayat Katreleri

Osman Nûri TOPBAŞ

Erkam Yayınları

İstanbul / 2005

Okumak için: http://abihayatkatreleri.darulerkam.altinoluk.com/

Notlar:

(S.66)

İnsan, ancak nefs engelini aştıktan sonra, ibtilâ ve meşakkatlere lâyıkıyla sabır gösterebilecek ve onları gönderene karşı râzı olabilecek bir dirâyete erişir. Bunlar, mâneviyat yolundaki med-cezirlerin cilveleridir. Onun için büyük mükâfâtlar ve dostluklar, dâimâ büyük mukâvemet, sabır, sebat ve tahammüllerin ardından gelir.

(S.67)

Hâsılı kalbin safâsı, Hakk’tan gelene rızâ göstermekte gizlenmiştir. Bunun aksi hiçbir hareket, fayda getirmez. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Sen, Allâh’ın verdiklerine râzı olmadıkça, rahat etmek ve kurtulmak ümidi ile nereye kaçarsan kaç, orada karşına bir âfet çıkar; gelecek olan belâ gelir ve yine sana isâbet eder.”

(S.72)

Mesnevî: “Bil ki, içi ilâhî aşk ve muhabbetle dolu olmayan insan, ne kadar zavallıdır; belki hayvanlardan daha aşağıdır. Zîrâ Ashâb-ı Kehf’in köpeği dahî aşk ehlini aradı, buldu, rûhanî bir safâya erişti ve o has kullarda fâni olarak cenneti kazandı.” (c.2, 1455; 1428)

(S.74)

İnsanlar en büyük bedeli, aşk sebebiyle öderler. Ferhat’a Şirin için dağları delmek; Mecnûn’a Leylâ uğruna çöllerde yaşamak kolay gelmiştir. “Mecâzî aşk” dediğimiz bu gibi sevgilerin, insanları aşkları uğrunda hayat fedâ etme derecesinde dehşetli bir diğergâmlığa sevk edebildiği düşünülürse, “ilâhî aşk” yolunda, binlerce kere can fedâ etmek bile az kalır. Seven, sevilen yolunda, sevdiği nisbette kendi benliğinden fedâkârlık etmeye ve bazen de tamamen vazgeçmeye meyil duyar. Bu sebeple ashâb-ı kiram, canını-malını Allâh ve Resûlü’nün yoluna fedâ hâlinde yaşamışlar, bu hâli canlarına minnet bilmişlerdir. Nitekim Hazret-i Peygamberin en ufak bir arzusuna, yürekten “Anam, babam, malım ve canım sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü!” diye karşılık vermişlerdir.

(S.75)

Ancak lâyıkını bulamayan muhabbetler ise, fânî hayâtın hazin israfıdır. Mübtezel ve bayağı menfaatlerin kıskacında kalan muhabbetler, kaldırım kenarında açan çiçeklere benzer ki, er-geç çiğnenmeye ve mahvolmaya mahkûmdur. Sokağa düşürülmüş bir pırlanta, ne kadar tâlihsizdir! Liyâkatsiz bir gönle dûçâr olmak, ne hazin bir yıkımdır!

(S.77)

Mesnevî: “Aşk, muhabbet, dostluk gibi hususların cümlesi vefâya bağlıdırlar ve dâimâ vefâlı olan kimseyi ararlar. Onlar, vefâsız bir gönle aslâ yaklaşmazlar.” (c.5, 1165)

Vefâ, insandaki istikrar hâlinin bir netîcesidir. Mayıs böcekleri gibi yanıp sönen muhabbetlerle bir yere varılmaz.

(S.77)

Mesnevî: “Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parçası olur.” (c.4, 2619)

“Yediğimiz bir ekmek, bünyemiz içinde erir ve vucûdumuzun bir parçası hâline gelir. (Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar, sevdiğinde kaybolur.)” (c.1, 3166)

“Aşk olmasaydı, varlık neden olurdu? Ekmek nasıl olurdu da kendini sana verirdi; gelir, senin vücuduna katılırdı da, sen olurdu?

“Ekmek kendini sana verdi, sen oldu! Neden böyle oldu? Aşktan, istekten! Yoksa, ekmeğin senin bedeninde can olmasına yol verirler miydi?

Aşk, ölü ekmeğe bile can bağışlıyor; fânî olan canını sana katıyor, ebedîleştiriyor!” (c.5, 2012-2014)

(S.79)

“Sen çıkınca aradan

Kalır seni Yaradan”

(S.80)

Kalbin, Allâh’tan başka hiçbir şeye “aşk” sayılacak bir derecede muhabbet beslemesi, aslında, gerçek bir mü’min olmak için uygun görülmez. Bu fânî aşklar, ilâhî aşka bir istasyon olduğu takdirde hoş görülür. Kalp, Allâh’tan gayri bir varlıkla aşırı bir ünsiyet peydâ eder, ona muhabbetle takılıp kalır ve bu muhabbet, kalpte iyice kökleşip yerleşirse, bu, şirk olur. Âyet-i kerîmede:

“Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (el-Furkân, 43; ayrıca bk. El-Câsiye,23) buyrulur.

(S.82)

«-Hayatı daha canlı kılan çırpınış ve muhabbetlerdir; hayatı kanatlandıran da aşktır!..»

(S.85)

“Bil ki, içi ilâhî aşk ve muhabbet dolu olmayan insan ne kadar zavallıdır; belki de hayvandan daha aşağıdır. Zîrâ Ashab-ı Kehf’in köpeği dahî aşk ehlini aradı, buldu. Rûhanî bir safâya erişti ve o halis kullarda fânî olarak cenneti kazandı.”

(S.112)

…insanlar ihsâna mağluptur. İhsân edildiği kadar düşmanlık azalır. Ortada olan da dostluk olur.

(S.115)

Kalbi kırık insanların, Cenâb-ı Hak nezdindeki îtibar ve mevkileri yüksektir. Rızâ-yı ilâhîye kavuşmak isteyenler, böyle mahzûn gönülleri sevindirmelidirler. Nitekim Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- birgün:

“- Yâ Rab! Seni nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allâh Teâlâ da:

“-Beni kalbi kırıkların yanında ara!..” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) buyurdu.

(S.120)

“Ey insan, bu dünyâ bir uyku ve rüyâdan ibarettir. Sen oradaki cümbüş ve debdebeye sakın aldanma! Şâyet rüyâda elin kesilse veya vücûdun lime lime doğransa bile korkma! Zirâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve selem-:

«Bu dünyâ, bir rüyâdan ibarettir.» buyurmuştur.”

(S.126)

“Ey insan, başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir, görünmesidir.” (c.1, 1318)

(S.126-127)

“Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!”

“Sen, kendi huyunun, tabiatının derinliklerine inseydin, kötülüğün, ahlâksızlığın senden, kendinden olduğunu anlardın.

Eğer sen, Allâh nûru ile baksaydın, kötülük husûsunda başkasını ayıplar, başkasının kusurlarını görür de gaflete düşer mi idin?”

(S.127)

Mesnevî: “İnsanı inciten kişinin, Allâhî incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki, bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir.” (c.1, 2520)

(S.129)

Mesnevî: “Her zahmete kızmada, öfkelenmede, her terbiyesize kin gütmedesin. Peki ama, cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?” (c.1, 2980)

(S.133)

İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir.

(S.138)

Fukarâ kalbine her kim dokuna

Dokuna sînesi Allâh okuna

(S.140)

“Zîrâ bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir…”

(S.141)

“Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektir.” (Tirmizî, Birr, 63)

(S.142)

Hak dostları, bu hususta şu düstûrlara riâyet ederler:

İki şeyi unutma:

1. Allâh’ı ve

2. Ölümü.

İki şeyi de unut:

1. Sana yapılan fenalıkları

2. Yaptığın hayır ve iyilikleri

(S.144)

En büyük firâset, istikbal bilmecesini çözmektir. Onu çözen kimse de artık hiçbir fânîden incinmez, hiç kimseyi de incitmez. Her hâdisedeki murâd-ı ilâhîyi ve ezel-ebed sırrını sezer. Hak rızâsına göre davranır.

(S.149-150)

Mesenevî: “İyi talihli ve insan olan kişi bilir ki; zeki olmak, akıllı geçinmek iblisin yoludur; aşk ve kulluk da Âdem’indir.”

“Şeytan gibi zeki olanlar, okyanusta yüzenler gibidir. Koca bir okyanusta yüzen kimsenin kurtulması, nâdirdir. Nihâyet batar, boğulur; yâni aklına güvenip şerîat gemisine binmeyenler, sonunda helâk olurlar.”

“Sen yüzmeyi bırak, kendini beğenmekten vazgeç, kini terket! Yüzdüğün su; dere, ırmak değildir, okyanustur! Bu okyanus, aslında kazâ ve kader denizidir!” (c.4, 1402-1404)

(S.151)

“Akıl ve zekâ, sana kibir ve gurur verir.” (c.4, 1421)

(S.155)

Mesnevî: “Birtakım kötü kişilerin elinden kurtarabilmek için Hızır -aleyhisselâm- gemiyi deldi, sakatladı.

“Mâdem ki kırık olan, dökülen, perişan olan kurtuluyor; sen de kırıl dökül, perişan ol. Kurtuluş ve selamet yokluktadır. Haydi, sen de benlikten, varlıktan kurtul, yokluğa doğru git.”

“İçindeki madende birazcık altın, yâhut gümüş bulunan bir dağ, kazma yaralarıyla paramparça olur.”

“Kılıç, boynu olan kişinin boynunu keser. Gölge ise yerlere serilmiştir. Boynu ve bedeni olmadığı için onun yaralanması ve kesilmesi de yoktur.” (c.4, 2756-2759)

(S.156)

“Bülbülün çektiği, dili belâsıdır.”

(S.156)

Mesnevî: “Ey dünya malı için çırpınan ve dünyaya tapan gâfil!.. Firavun’da olan kötü ahlâk, tamamıyla sende de var! Sen de kibirlisin, sen de kendini beğeniyorsun, sen de mal ve şehvet peşinde koşuyorsun! Fakat senin ejderhan, yâni nefsin, âcizlik, yoksulluk kuyusuna düşmüş, güçsüz kalmış da Firavun gibi saldıramıyor, bir şey yapamıyor!”

“Yazıklar olsun! Bu söylenilen sözlerin hepsi de senin hâllerin, senin kötü huylarındır; tutuyor, sen onları Firavun’un üstüne atıyorsun!”

“Hâlbuki senin de kötü hâllerinden, kötü huylarından söz edilse, canın sıkılır, hoşuna gitmez; başkalarından bahsedilse sana masal gibi gelir!..” (c.3, 971-973)

(S.167)

“Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar…”

(S.175)

Demek ki seven, sevdiğinin hâliyle hâllenip onunla aynîleşme yönünde belli bir kıvâma gelmeden, gerçek bir dost olamaz. Bu sebepledir ki artık, o olgunluğa erişen kapıdaki adam, içeriden gelen:

“-Kim o?” suâline:

“-Bir ben ki, baştan başa sen!” ifâdesiyle karşılık vererek, dostuyla hemhâl oluşun makbûl olan seviyesini elde ettiğini bildirmiş olmaktadır.”

(S.177)

“Kalbinde hardal tanesi kadar imân olan hiçbir kimse, cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiçbir kimse de cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 148-149)

(S.181)

Sâlih ve sâdık kimselerle berâber olmak tedbîri de, fevkalâde ehemmiyetlidir. Zîrâ hâller sârîdir. Kişiye, muhabbet duyduğu kimsenin kaderinden müsbet veyâ menfî bir pay isâbet eder. Bu yüzden kişi, ünsiyette bulunduğu insanlara dikkat etmek mecbûriyetindedir.

(S.182)

Zîrâ fıtrî bir sermâye olan kibir temâyülünü kullanmanın câiz, hattâ gerekli olduğu durumlar da vardır. Nitekim bunlardan biri olmak üzere; “Kibirliye karşı kibir, sadakadır.” (Münâvî, Feyzü^l-Kadîr, IV, s. 366/5299) buyrulmuştur.

(S.188)

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri bir şiirinde insanı gafletten teyakkuza şöyle davet eder:

Uyanıgör gafletten

Geç bu fânî lezzetten

İç Kevser-i vahdetten

Tevhîde gel, tevhîde

(S.188)

“Nefsini bilen, Rabbini bilir.”

(S.190)

Onlar yorganı kafalarına çekerek, gündüzü gece telakkî, ilân ve iddia eden bir gâfil gibidirler. Gerçeğin, onlara göre değişemeyeceği hakîkatinden habersizdirler.

(S.191)

Mesnevî: “Ey gâfil kişi! Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da; «Hakk’ın verdiği rızıktan yiyin!» diye buyurduğu rızkı, sen hikmet sanmadın da ekmek sandın.”

“Allâh’ın verdiği rızk; kişinin mertebesine, anlayış ve seziş kabiliyetine göre, hikmet ve ma’rifettir. O, yiyenin sonunda boğazında durmaz, onu öldürmez.”

“Bu bedene ait olan ağzı kaparsan, sende mânevî ve rûhânî bir ağız açılır da, o ağızla ilâhî sırlar ve ma’rifetler lokmalarını yersin.” (c.3, 3745-3747)

(S.192)

“Eğer gümüş tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak!”

(S.193)

Gâfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir.

(S.194-195)

Esâsen insan beyni, zıddı olmayan şeyi kavrayamaz. O sûretle şartlandırılmıştır. İnsan ve kâinât, cemâlî ve celâlî tecellilerin, ma’kesi ve zıtlığın sergisi hâlindedir. Zîrâ İslâm nazarında mes’ul olan şahsın idrâki, ancak zıddı kavrayabildiği kadardır.

(S.195-196)

Mesnevî: “Mala mülke fazla sarılma ki, vakti gelince kolayca bırakabilesin! Hem kolayca verip gidesin, hem de sevab kazanasın! Sen, seni sımsıkı tutana sarıl ki, evvel de O’dur, âhir de O’dur. O’nu bulmak istiyorsan, gönül gemini batıracak ne kadar nefsânî sıkletler varsa içinden çıkarıp at ki, murâdına nâil olasın” (c.3, 128-129)

(S.202)

Yüce Rabbimiz, şeytanın kandırmacalarına dûçâr olmamamız için, bizi şu şekilde ikâz etmektedir:

“…Sakın o çok aldatıcı şeytan, sizi Allâh’ın affına güvendirerek aldatmasın.” (Lokmân, 33)

(S.203-204)

Kalb sâfiyeti bozulmamış bir mü’min, günah işlediğinde onun tesirini çabucak anlar da ‘Aman yâ Rabbî!’ diye ağlanıp sızlanmaya başlar. Fakat günah işlemeye fütursuzca devam eden kişi, âdeta kalb gözüne toprak doldurmuş olur; günahını görmez ve vicdan azâbını da hissetmez. Tevbe etmeyi hatırına bile getirmez. Günah, onun gönlüne tatlı bir mûsikî gibi gelir. Farkında olmadan îmânını zâyî eder. O pişmanlık duygusu, o ‘Ya Rabbî!’ deyişi ondan gider; gönül aynasına kat kat pas çöker. Onun kararıp kaskatı olan kalbini, paslar yemeye koyulur.

(S.219)

Bir insan, kendi evlâdında gördüğü kötü bir hâli, aynı kötü hâli müşâhede ettiği komşu çocuğuna nazaran daha hafif kabul eder. Bunun sebebi, kendi çocuğuna duyduğu yakınlık hissidir. Kendi nefsimiz de başkalarının nefislerine karşı aynı durumdadır.

(S.222)

Hazret-i Yûsuf hakkındaki Kur’ânî kıssadan çıkarabileceğimiz en mühim netîcelerden biri de hased edenlerin hased edilen karşısında, bilâhare utanılacak bir mevkiye düşerek hatalarının îtirafına müncer olmasıdır.

(S.224)

Hasedin bile diğer bütün günahlar gibi muhâtabına göre derecelendiğini kabul etmek gerektir. Bu derecede yakışıksız bir hasedin pençesine aldığı insana acımak lâzımdır. Çünkü o, kendi eliyle kendisini olabildiğince alçalttığı hâlde, bu durumun farkında bile değildir. Lâkin bir günahkâra, “kendini sürüklediği günahtan koruyamadı” diye acımak ve bu hissi, öfke ve gadaba gâlib getirmek bir olgunluk ve diğergâmlıkta zirve ifâdesi taşır ki, bu herkesin harcı değildir.

(S.231)

“İnsanın asıl hüviyeti, dilinin altında gizlidir. Şu dil, insanın iç âleminin sergisidir.”

(S.243)

“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsa da, firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığında gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar!”

, ,

2 Yorum

Bu Gönderiyi Yazdır Bu Gönderiyi Yazdır

Kitap: Âb-ı Hayat Katreleri [Osman N. Topbaş] (1)

Kısa bir aradan sonra yeni bir kitap incelemesiyle devam ediyorum. Yalnız bu kitapta aldığım notlar çok fazla olduğundan birkaç parçaya bölerek yazacağım. Hem bu sayede siz de sıkılmadan okuyabileceksiniz. Bu kitabı da bana veren Emre Meral arkadaşıma tekrar teşekkür ederim.

Bu kitap kendimdeki bazı hataları da görmemde yardımcı oldu. Allah’tan dilerim ki benim bu zamana kadarki kusurlarımı bağışlasın ve hatalarımdan arınarak tekrarlamama müsâde etmesin. Lafı daha fazla uzatmadan notlarıma başlıyorum. Sıkılmadan okumanız dileğiyle…

______________________________________________________________________________________

abi_hayat_katreleri.gif

Mesnevî Deryasından

Âb-ı Hayat Katreleri

 
Osman Nûri TOPBAŞ
 

Erkam Yayınları

İstanbul / 2005

Okumak için: http://abihayatkatreleri.darulerkam.altinoluk.com/

 

Notlar:

(S.19)
Mesnevî: “Rızıklar denizini, bir testiye dökecek olsan, ne kadarını alır? Ancak onun istiâbı kadar… Yâni her mahlûkun ancak kendine takdir olunan nasibi…” (c.1, 20)
 

(S.21-22)
Hazret-i Mevlânâ:

“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur.”

“Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.”

“Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere sonsuzluk seyyahı olarak güçlü, kuvvetli gitsin.” Buyuruyor.
 

(S.23)
Allâh için gerçek dostlk, bedenleri ayrı, olan iki varlığın bir kalpte yaşamasıdır. Diğer bir ifâde ile dostların, birbirini yıkayan iki el hâline gelmesidir. Tıpkı muhâcir ve ensar gibi…
 

(S.23)
Mesnevî: Kendi fânî varlığından uzaklaşıp nefsânî benliğinden kurtulmuş olanlara, yani ölümsüzlere muhatab olan ve bağlanan kişi ne bahtiyardır. Yazıklar olsun, o diriye ki, ölü ile oturmuş ve kendisi de mânen ölmüştür.” (c.1, 1513)
 

(S.24)
Dâima Salihlerle beraber olan, sâlihleşir; zâlimlerle beraber olan da zâlimleşerek onların sulüm ve cürüm ortağı olurlar.
 

(S.38)
“İştiyak (: çok arzu etme, özleme) ve hasret derdinin şerhini söylemek için, ayrılıktan parça parça olmuş bir gönül isterim!”
 

(S.39)
Aşk, çırpınışla başlar.
 

(S.43)
Mevlânâ bu hakikati başka mısralarıyla şöyle anlatır:

“Yalnız kaldığın ve danışacak bir akıl sahibi bulamadığın için, ümitsizliğe düşersen hakîkat güneşine mensup bir dostun gölgesi altına girersin.

Yürü çabucak kendine bir Hakk dostu ara; böyle yaparsan, Allâh senin dostun olur, yardımcın olur.

Halvete girmek, yalnız kalmak, yabancılara karşı olur, dosta karşı değil. Kürk kış içindir, bahar için değil.

Selîm akıl, bir başka selîm akılla, yani vahiyle terbiye edilmiş akılla birleşince güçlenir, nûru çoğalır, yolunu iyi görür.

Nefs ise bunun aksine, bir başka nefsle sırf nefsânî tatminkârlık arzusuyla dost olmaktan hoşlanır, böyle olunca o yolda karanlık artar; hakîkat görünmez olur.”
 

(S.45)
Mesnevî: “Evlâdım; her kimi Allâh tâlibi (Allâh’ı isteyen) görürsen, onun dostu ol, onun önünde saygı ile eğil!”

“Allâh’ı isteyenlerin, Allâh dostu olanların komşusu olursan, sen de Hakk’ı isteyenlerden olursun; onların sâyesinde, sen de nefs savaşını kazanırsın.” (c.3, 1446-1447)
 

(S.46)
Mesnevî: “Şunu iyi bil ki, bu dünyadaki fânî ve yalancı dostlar, sahte sevgililer, sonunda hepsi sana düşman olacaktır. Başta kesen düşman kesilecektir.”

“Hâlbuki sen, feryatlar içinde mezarda: «Ya Rabbi, beni yalnız bırakma!» diye Allâh’a yalvaracaksın.” (c.5, 1523-1524)
 

(S.48)
Bununla beraber meşrû beşerî aşk, yani Allâh^tan gayri bir varlıkla kalbî ünsiyet ve bağlılık geçici bir merhale olarak yaşandığı takdirde, bu hoş görülür. Zîrâ bu takdirde o, muhabbetullâha giden yolda bir merhale olur. Ancak kalb, o fânî varlığa takılıp kalırsa, muhatap putlaşır ve ilâhî vuslata engel olur. Eğer Mecnûn gibi, “Leylâ diye diye Mevlâ’yı buldum.” diyeiblir ve fânî bir varlığa teveccühle başlayan meşrû muhabbeti, o fânî varlığa takılıp kalmayarak ilâhî aşka bir basamak olarak kullanabilirsek ne mutlu!..”
 

(S.48-49)
Mesnevî: “Herkesin, her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, lâkin kendisinin hiçbir şeye ihtiyacı bulunmayan Allâh’ın tertemiz Zât’ına yemin ederim ki, kötü yılan, kötü dosttan iyidir!”

“Kötü yılan, insanın canını alır. Fakat kötü dost, insanı ateşe atar, yakar yandırır!”

“İnsan, konuşmasa bile, kötü arkadaşından huy kapar! Gönül gizlice onun ahlâkını alır, benimser; onun kötü ahlâkını kendisine ahlâk edinir!”

“Doğruluktan nasibi olmayan, sermayesi bulunmayan arkadaş; sana gölgesini düşürür, senin sermayeni de alır gider!” (c.5, 2634-2637)
 

(S.48)
Peygamber Efendimiz:

“İyi ve kötü arkadaşın hâli güzel koku satanla körük çeken (demirci)nin hâline benzer. Misk satan, ya sana güzel kokusundan bir miktar meccânen verir ya da sen satın alırsın. (Yâhud onunla bulunduğun sürece) onunla güzel koku koklamış olursun. Körük çeken kimse ise ya elbiseni yakar veya körüğün kötü kokusundan rahatsız olursun.” (Buhârî, Zebâih, 31) buyurmuştur.
 

(S.48)
“Kumarbazlarla oturup kalkan kimse belki kumar oynamaz. Böylece kendisini kirlenmemiş hisseder. Ama onlarla bulunduğu müddetçe kumar oynamayı hoş görmeye başlar. Bu ise mânevî yıkımdır.”
 

(S.50)
Dostlar, acı da olsa hakîkati söylemeye çalışır. Dostunun kalıcı zarar görmesindense geçici olarak kırılmasını tercih ederek, doğruları söylemekten vazgeçmez.
 

(S.51)
Mesnevî: “Gönül, her dosttan bir gıda alır. Gönül, her bilgiden bir mânevî zevk, bir safa, bir arınma elde eder.” (c.2, 1089)

“Buluştuğun herkesten mânevî bir gıda alırsın, mânevî bir şey yersin. Kavuştuğun her güzel dosttan da bir şeyler alırsın.” (c.2, 1091)
 

(S.52)
Mesnevî: “Sen, kaskatı bir ateş veya mermer parçası olsan, bir gönül sahibine erişebilirsen cevher olursun.”

“Temiz erlerin sevgisini gönlüne yerleştir. Âriflerin muhabbetinden başka bir şeye gönül verme.”

“Ümitsizlik tarafına gitme, ümid kapıları vardır. Karanlıklar semtine varma, güneşler parlamaktadır.”

“Gönül, seni gönül ehlinin, âriflerin mahallesine doğru çeker, ten ise seni su ve çamur hapsine koymak ister.”

“Aklını başına al da, bir gönül arkadaşının sohbeti ile gönlüne gıda ver.” (c.1, 722-726)
 

(S.53)
Mesnevî: “Bir dosta, dostun cefâsı nasıl ağır gelir? Cefâ ve ızdırap bir şeyin içi gibidir. Dostluk onun kabuğuna benzer. Dostluğun belirtisi belâlardan, âfetlerden, mihnetlerden hoşlanmak değil midir? Dost altın gibidir. Belâ ise ateşe benzer. Hâlis altın ateş içinde saf bir hâle gelir.” (c.2, 1459-1461)
 

(S.55)
Mesnevî: “Âh, tabiatı bize uymayan dostun verdiği ıztıraplardan!.. Âh, onların kalbimize açtığı derin yaralardan! Ey ulu kişiler, ey büyük insanlar; aklınızı başınıza alın da kendinize iyi dostlar, uygun arkadaşlar arayınız!” (c.6, 2950)

 ”Kendine gel de, görünüşüne kapılma, güzel sûrete tapma; öyle bir söz de söyleme! Aynı cinsten oluşu görünüşte, sûrette arama!” (c.6, 2953)
 

(S.57)
Hakikî bir muhabbet, zahmetleri rahmete inkılâb ettirdiği için, sevilenin kahrı da, lutfu gibi hoş karşılanır. Bir kimsenin muhabbetinin hakîkî olup olmadığını anlamak ve seviyesini ölçmek için, sevdiğinin kahrına ne kadar tahammül gösterebildiğine bakmak kâfîdir.
 

(S.63-64)
Adamın birisi bir köle satın almıştı. Köle, dîn ve salâh ehlinden, takvâ sâhibi bir mü’min idi. Efendisi onu alıp evine götürünce, aralarında şöyle bir konuşma geçti:

Efendi:

“-Benim evimde neler yemek istersin?”

Köle:

 ”-Ne verirsen onu.”

Efendi:

“-Nasıl elbiseler giymek istersin?”

Köle:

“-Nasıl elbise giydirirsen onu giyerim.”

Efendi:

“-Evimin hangi odasında kalmak istersin?”

Köle:

“-Hangi odada kalmamı istersen orada.”

Efendi:

“-Evimin işlerini yapmak ister misin?”

 Köle:

“-Hangi işleri yapmamı istersen onları.”

Bu son cevâbının ardından, efendi bir müddet tefekküre daldı ve gözlerinden süzülen yaşları silerken şöyle dedi:

“-Keşke, ben de Rabbimle böyle (dost) olabilseydim. O zaman ne mutluydu bana!..”

Bu arada köle dedi ki:

“-Ey benim efendim! Efendisinin yanında, kölenin irâde ve ihtiyârı olur mu?..”

Bunun üzerine efendi:

 ”-Seni âzâd ediyorum. Allâh için hürsün. Fakat, benim yanımda kalmanı da arzu ediyorum. Tâ ki canım ve malımla sana hizmet edeyim…” dedi.

Kim ki Allâh’ı hakkıyla tanır ve ona gerçek bir muhabbetle yönelirse onda ne irâde kalır, ne de ihtiyâr. (Bu durumda) o yalnız şöyle der:

“-Allâh’tan istekte bulunmak benim neyime?!.”

, ,

4 Yorum

Bu Gönderiyi Yazdır Bu Gönderiyi Yazdır

Kitap: Dua [Ali Şeriati]

MSN alanıma daha önce eklediğim yazımı değiştirmeden buraya naklediyorum:

Öncelikle bana bu kitabı temin eden dostum Emre Meral’e ihtiyacım olduğunda verdiği manevi desteğinden dolayı saygılarımı sunarım. Bu ve başka kitaplar hakkında yorum ve notlarını okumak isterseniz www.emremeral.com adresinden kişisel blog sayfasına ulaşabilirsiniz.

Kitabı okuyup bitirmemin üzerinden 1 haftadan fazla zaman geçmesine rağmen vakit bulamadığım için yazmak bugüne nasip oldu. Yazmak gerçekten zaman alan, uğraşlı bir iş bunu öğrendim. İlk kitap incelemem de olacak, bu yazımda pek yorum kat(a)madan sadece kitaptan aldığım bazı bölümleri burada paylaşacağım. Belki biraz uzun olabilir ama sıkılmadan hepsini okumanızı dilerim. Ben sıkılmadan (bu yazıyı yazarken tekrar göz attığımdan nerdeyse iki kere) okuyup zamanımı da ayırarak buraya da yazma çabasını gösterdim. En azından okunduğunu bilmem adına yorum da bırakabilirseniz sevinirim.

Saygılar.
____________________________________________________________________________________

Kitap Künyesi:

DUA
_____________________________________________
Ali Şeriati
(Alexis Carrel’den çeviri)

Yeni Zamanlar Yayınevi

5. Baskı, Ocak 2004
_____________________________________________

Notlar:

Hıristiyanlığın duası, kendini hayattan ve hayat kabalığından uzak tutmaktır. Carrel’in de deyimiyle: “Dua’nın kökeni yoksulluk ve aşktır.” Fakat müslümanların dualarında bunlardan başka bir diğer unsur -dua edenin yaşadığı beşeri sorunları ve dertleri de dua’da belirtmek şeklinde- içtimai bir yön vardır.
(Sayfa: 8 )
—————

DUA

Bazı batılıların görüşüne göre asıl anlamıyla akıl, aşktan çok daha üstündür. Biz, güçlü zihin ve zekâ fonksiyonumuzu, duygu ve keşiflerimize tercih ediyoruz. Bilim, dini uyutmak veya söndürmek biçiminde parlıyor. Biz Descartes’i izlerken, Pascal’ı bırakmış, unutmuşuz. Biz zekâ gücümüzü sağlamlaştırma ve ilerletme uğraşı verirken, ruhun manevî çabalarını -ahlâk duyusu, güzellik duygusu ve özellikle irfan duygusu gibi- olgunlaşmaktan, gelişmekten alıkoyuyoruz.
(Sayfa: 19)
—————

Tıpkı, biçimi, kitabî eğitim ve öğretim bilgisine dayanmayan güzellik ve aşk mefhumlarına olduğu gibi. Gönlünü kuşku ve endişelerden soyutlayabilen basit insanlar, tıpkı güneşin ısısı, gülün kokusu gibi Allah’ı da duyarlar. Allah, kendisine sevgiyle yönelene kolaylıkla yönelirken, akıl ile kavranılandan başkasını kabul etmeyene ise gizli kalır.
(Sayfa: 21)
—————

İhtiyaç duyduğumuz bir şey için Allah’tan yardım dilememiz, tümüyle geçerli bir hareket olmasına rağmen, kendi çabamızla elde edebileceğimiz şeyleri veya ihtiraslarımızın gerçekleşmesi için dua etmek abestir, geçersizdir.

İstekler, eğer sürekli, ısrarlı, sıkılganlıktan uzak bir tür ani saldırı özelliğini taşıyorsa başarılı olur.

Yol kenarında oturmuş bir kör, gelip geçenlerin kendisini susturmaya çalışmalarına rağmen, ciğerini yırtarcasına, avazı çıktığı kadar bağırıyor, feryad ediyordu. Oradan geçen İsa ona “İmanın seni kurtardı.” dedi.
(Sayfa: 26)
—————

Dua ihtiyacını kendisinde öldüren bir toplum; fiiliyatta fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir.
(Sayfa: 36)
—————

Dua eden çehrelerde önceleri var olan vurdumduymazlık, eksiklik, kıskançlık ve kötüük duyguları, yerlerini; iyiliğe, başkalarına iyilik yapmaya ve hayırlarını istemeye terkeder.
(Sayfa: 40)
—————

Başkası için yapılan dua, bireyin kendisi için yaptığı duadan sürekli daha etkili olagelmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki, duanın kabulü; şiddet, ısrar, keyfiyet ve içtenliğe bağlıdır.
(Sayfa: 43)
—————

Nietzche: “Dua etmek ayıptır.” diye yazar. Gerçekteyse dua ermek, yemek-içmek veya teneffüs etmek kadar ayıp değildir.
(Sayfa: 44)
—————

Biz bilimin tüm güzelliklerini sevdiğimiz gibi, Allah’n da tüm güzelliklerini sevmek zorundayız. Descartes’e kulak verdiğimiz şevkle, Pascal’ı da dinlemek zorundayız.
(Sayfa: 44)
—————

“Cinayetler üzerinde yapılan incelemeler ortalama bir düzeyde göstermiştir ki, toplumda cani ve suçlu olarak tanınan bireyler, ya hiç, ya da cahilce, fakat çok az dua eden kimselerdir. …”
(Sayfa: 51)
—————

AŞK

“Allah, hayat ve varlık gibi iki yüce sırrın yaratıcısıdır. Ve iki büyük mucize olan hayat ve varlık O’ndandır.”
(Sayfa: 55)
—————

İnsanın üstünlük derecesi, hayat boyu yediklerine değil; o insanın yüce istekleri olmasına, eksikliklerini duymasına ve olgunluğa talip olmasına bağlıdır. Ve insan, duyarlı, titiz bir biçimde kendini ölçebilir. Yani herkes belli ölçüye göre daha insanî özellikler, daha mükemmel istekler, daha olgun ve daha yüce bir duruma sahip olabilir. Basit insanların istekleri basit; büyük insanların istek ve arzuları da büyük olur.
(Sayfa: 57)
—————

Aşk; hayret, kaçış, ışıksız kalma, uzak düşmedir. Aşk; bağlanma, bağlanışı yenilemek içindir.
(Sayfa: 60)
—————

Kimler dua eder? Kim şiddet, aşk, ızdırap ve korkuyla ister? “Var olan” ile “olması gereken” arasındaki ayırımı fazlasıyla bilen bir kimse… Izdırap duyan, sürekli isteyen, aşık olan, susuz kalan bir kimse… İşte böyle kimseler dua eder.
(Sayfa: 78)
—————

“Hiç bir millet, duayı terkettiği için olduğu kadar, kendini ölüme hazırlamamış, çöküş ve alşalmaya maruz bırakmamıştır.”
(Sayfa: 99)
—————

“Aşk emredince imkânsız şey teslim olmak zorunda kalır.” (Schandel – “Yalnızlık Söyleşileri’nden)
(Sayfa: 101)
—————

DUA I

Allah’ım! “Akidemi” “meselelerimin” elinden kurtar ve koru!

Rabbim! Bana mesuliyetten kaçan inanç ucuzluğuna karşı dayanma gücü ver!

(Sayfa: 111)
—————

Ya Rabbi “Rousseau”ya ilham ettiğin şu sözü asla aklımdan çıkarma: “Ben senin ve inancının düşmanı olsam da, senin ve inancının özgürlüğü uğruna canımı fedaya hazırım.”
(Sayfa: 114)
—————

Allah’ım! Sevdiğin herkese öğret ki; aşk, yaşamaktan iyidir. Daha çok sevdiklerine de; sevmenin aşktan üstün olduğunu bildir!
(Sayfa: 115)
—————

DUA II

Ey Kadir olan Allah’ım!

Ailemize mesuliyet, halkımıza bilim, mü’minlerimize aydınlık, aydınlarımıza iman, tutucularımıza kavrayış, kavramışlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilim, erkeklerimize şeref, ihtiyarlarımıza bilgi, gençlerimize asalet, öğretmen ve üstadlarımıza, öğrencilerimize inanç, uyuyanlarımıza uyanıklılık, uyanıklarımıza irade, tebliğlerimize gerçek,dindarlarımıza din, yazarlarımıza güvenilirlik, sanatkarlarımıza dert, şairlerimize şuur, araştırmacılarımıza hedef, ümidsizlerimize ümid, zayıflarımıza güç, muhafazakarlarımıza hareket, ölümcül uykularda olanlarımıza hayat ve dirilik, körlerimize görme, suskunlarımıza feryad, müslümanlarımıza “KUR’AN” ve “SÜNNET”, tüm mezheplerimize birlik (vahdet), kıskançlarımıza şifa, bencillerimize sabır, halkımıza kendini bilme, tüm milletlerden kurulu milletimize samimiyet, himmet, fedakârlık yeteneği, kurtuluşa layık oluş ve izzet bağışla!
(Sayfa: 127-128)
—————

Eğer bir kişi, intizar, bağlılık, çaba, bağlanma arzusu ve kavuşma isteği derinden derine duymuyorsa; tek başına, yapayalnız olana oranla, daha “yalnız” değildir. Bunun aksine, içinde öyle bir kavuşma, bağlanma ve mutluluğu duyan fakat ondan ayrı düştüğünü, ona uzak kaldığını hisseden biri “yalnız” kalmıştır. Hem de toplumun kalabalığında yalnız.
(Sayfa: 140)
—————

Tuhaftır; üzülerek belirteyim ki, insan olarak biz, tarih boyunca, akılcı uygarlıkların bağlısı kalmışız. Yunan, Rum ve bugünkü dünya uygarlığı gibi. Güç, bilgi ve mantığı elde etmek yolunda, insan olmak duygusunu ve tüm manevî sermayeleri elen çıkarmışız. Yani felç hali! Bugün de gördüğümüz gibi.
(Sayfa: 151)
—————

“Medenî toplum, vahşi (barbar) insandır.”
(Sayfa: 152)
—————

Bir yanda aklî erginliğin, öte yanda hissî erginliğin doruğunda, insanoğlu. Maneviyata yöneliyor, zaafa düşüyor. Hatta zelzeleye, soğuk-sıcak havaya maruz kalarak yok oluyor. Kıtlık, varlığını telikeye sokuyor.

Öte yandan aklî erginliğe yükseliyor. Bir yönüyle, güneş sistemini tehlikeye sokacak kadar güçlenirken, öte yandan bir kurttaki hayvanî duygu kadar bie duygu taşımıyor!
(Sayfa: 154)
—————
 
Öyle bir faica olmuştur ki, hiç kimse kendisine aykırı bir inanca tahammül edememekte, kendine aykırı kavramı anlayamamakta, bir başka soruna kulağını tıkamaktadır. Ve hiç anlamak istememekte ki, dünya ne kadardır, nereden nereye kadar vardır? İslâm’ın bugün dünyadaki durumu nedir? Gücü nedir? Varlığı nedir? Kendi mahallesinden ötesini kavrayamaz insanımız!
(Sayfa: 155)
—————
 
İnsan dört zindanın tutsağıdır:

Dördüncüsü “benlik zindanı”dır. Özgür “ben”imi kendnde hapsetmektir.

Dördüncü zindandan aşk ile, yalnızca aşk ile kurtulur insan.
(Sayfa: 156-158)
—————

… Bir aşk ki fedakârlığı açıklayabilsin. Bir aşk ki, insanı ihlâsın doruğuna ulaştırabilsin. Bir aşk ki, insana değer verirken kendini yok sayabilsin ve bun ispatlasın. Bunlar aşıktan başkasının anlayamayacağı kelimelerdir. Bunlar aşıktan başkasının söyleyemediği kelimeler… Bunların anlamını aşkı kavrayandan başkası kavrayamaz.

… “Dua; insanın ızdırap, çile, endişe ve merakından ibarettir. Kendi benlik zindanından, vaoluş zindanından bilgiye ulaşmasıdır, kişinin. Kurtuluş arzusunu ve kurtuluşa olan aşkı ispatlanmaz yapandır.”
(Sayfa: 159)
—————

Aşkı kavrayamayan bir insan, ilmî gücün zirvesine çıkarak tabiatı kendisine köle yapsa da, yine bir hayvan gibi “ben”liğinin kurbanı olacaktır.

Fiiliyatta gördüğümüz ise; dua eden insanların amel etmediği, amel edenlerin ise dua etmediğidir. Biz amel etmiyor ve dua ediyoruz: “Allah’ım! Bize başarı ver. Dünya ve ahirette mutluluk ver! Dünya nimeti bağışla! Nmet ve afiyet ver” diyoruz. Oysa biz bunların hiçbirini yapmıyor ve fakat sadece söylüyoruz. Peki bu ne biçim duadır?

Biz, dünyada, sürekli olarak dua eden, aciz insan kılığında, hiç bir güzellik taşımayan insanlar görüyoruz.
(Sayfa: 160)
—————

Dua, mert çehrelerde güzellik kazanır.

Ama unutulmamalıdır ki, aşk ve sevgide insanı toprağa düşürecek tek aşk ve ölçü Allah için olandır.

… bugünkü dünya insanlığını güçlü kılan herşey, uygarlaştıran herşey, Aristoculuk ve Dekartçılıktır. Ve bu tür ölçülerle insan ruhunun inceliğini, manasını güzelliğni elinden almışlardır. Artık kavrama yeteneğini yitirmiştir o! Bilinç altında varolan, ya da tanığı olduğu birçok tatlı nimetleri; sır olan, ya da meçhul; fakat insan hayatının bir parçası olan güzellikleri elden çıkardığından artık onları anlayamazlar! Sonuçta da güç kazanırlar; sert bir ruh sahibi olur.
(Sayfa: 161)
—————

Tüm diğer varlıklar sevmek kavramını gerçekten anlayamazlar. Allah, mabud olduğundan, abid olmayacağından, tapmanın büyük lezzetini tadan yalnız insandır.

Nasıl ki akıl (yansıyışı bilimdir), toplumların uygarlaşmasının ve insanlığı ilerletmenin etkeniyse, aşk da (yansıyışı ibadet ve duadır), insanı medenileştiren en büyük etkendir.
(Sayfa: 162)
—————

Akıl, toplumsal medeniyetin, bilim -ki aklın tecellisidir- vasıtasıyla, medenî toplumlar oluşturmaktadır. Aşk ise, yüce ruhlu, tabiattan daha yüce, medenî insanlar yetiştirir.

Aşk, sevmektir.
(Sayfa: 163)
—————

Kitabı şu adresten temin edebilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/78354/dua?sa=39617671

, ,

Yorum yok