Biraz gecikmiş olsa da kitaptan aldığım notları bu yazımla tamamlamış olacağım. İnşallah birilerine faydası olmuş/olacaktır.

______________________________________________________________________________________

Devam:

abi_hayat_katreleri.gif

Mesnevî Deryasından

Âb-ı Hayat Katreleri

Osman Nûri TOPBAŞ

Erkam Yayınları

İstanbul / 2005

Okumak için: http://abihayatkatreleri.darulerkam.altinoluk.com/

Notlar:

(S.66)

İnsan, ancak nefs engelini aştıktan sonra, ibtilâ ve meşakkatlere lâyıkıyla sabır gösterebilecek ve onları gönderene karşı râzı olabilecek bir dirâyete erişir. Bunlar, mâneviyat yolundaki med-cezirlerin cilveleridir. Onun için büyük mükâfâtlar ve dostluklar, dâimâ büyük mukâvemet, sabır, sebat ve tahammüllerin ardından gelir.

(S.67)

Hâsılı kalbin safâsı, Hakk’tan gelene rızâ göstermekte gizlenmiştir. Bunun aksi hiçbir hareket, fayda getirmez. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:

“Sen, Allâh’ın verdiklerine râzı olmadıkça, rahat etmek ve kurtulmak ümidi ile nereye kaçarsan kaç, orada karşına bir âfet çıkar; gelecek olan belâ gelir ve yine sana isâbet eder.”

(S.72)

Mesnevî: “Bil ki, içi ilâhî aşk ve muhabbetle dolu olmayan insan, ne kadar zavallıdır; belki hayvanlardan daha aşağıdır. Zîrâ Ashâb-ı Kehf’in köpeği dahî aşk ehlini aradı, buldu, rûhanî bir safâya erişti ve o has kullarda fâni olarak cenneti kazandı.” (c.2, 1455; 1428)

(S.74)

İnsanlar en büyük bedeli, aşk sebebiyle öderler. Ferhat’a Şirin için dağları delmek; Mecnûn’a Leylâ uğruna çöllerde yaşamak kolay gelmiştir. “Mecâzî aşk” dediğimiz bu gibi sevgilerin, insanları aşkları uğrunda hayat fedâ etme derecesinde dehşetli bir diğergâmlığa sevk edebildiği düşünülürse, “ilâhî aşk” yolunda, binlerce kere can fedâ etmek bile az kalır. Seven, sevilen yolunda, sevdiği nisbette kendi benliğinden fedâkârlık etmeye ve bazen de tamamen vazgeçmeye meyil duyar. Bu sebeple ashâb-ı kiram, canını-malını Allâh ve Resûlü’nün yoluna fedâ hâlinde yaşamışlar, bu hâli canlarına minnet bilmişlerdir. Nitekim Hazret-i Peygamberin en ufak bir arzusuna, yürekten “Anam, babam, malım ve canım sana fedâ olsun ey Allâh’ın Rasûlü!” diye karşılık vermişlerdir.

(S.75)

Ancak lâyıkını bulamayan muhabbetler ise, fânî hayâtın hazin israfıdır. Mübtezel ve bayağı menfaatlerin kıskacında kalan muhabbetler, kaldırım kenarında açan çiçeklere benzer ki, er-geç çiğnenmeye ve mahvolmaya mahkûmdur. Sokağa düşürülmüş bir pırlanta, ne kadar tâlihsizdir! Liyâkatsiz bir gönle dûçâr olmak, ne hazin bir yıkımdır!

(S.77)

Mesnevî: “Aşk, muhabbet, dostluk gibi hususların cümlesi vefâya bağlıdırlar ve dâimâ vefâlı olan kimseyi ararlar. Onlar, vefâsız bir gönle aslâ yaklaşmazlar.” (c.5, 1165)

Vefâ, insandaki istikrar hâlinin bir netîcesidir. Mayıs böcekleri gibi yanıp sönen muhabbetlerle bir yere varılmaz.

(S.77)

Mesnevî: “Denize kavuşan bir nehirde nehirlik biter, girdiği denizin bir parçası olur.” (c.4, 2619)

“Yediğimiz bir ekmek, bünyemiz içinde erir ve vucûdumuzun bir parçası hâline gelir. (Seven bir kimsenin varlığı da, duyduğu muhabbetin şiddeti kadar, sevdiğinde kaybolur.)” (c.1, 3166)

“Aşk olmasaydı, varlık neden olurdu? Ekmek nasıl olurdu da kendini sana verirdi; gelir, senin vücuduna katılırdı da, sen olurdu?

“Ekmek kendini sana verdi, sen oldu! Neden böyle oldu? Aşktan, istekten! Yoksa, ekmeğin senin bedeninde can olmasına yol verirler miydi?

Aşk, ölü ekmeğe bile can bağışlıyor; fânî olan canını sana katıyor, ebedîleştiriyor!” (c.5, 2012-2014)

(S.79)

“Sen çıkınca aradan

Kalır seni Yaradan”

(S.80)

Kalbin, Allâh’tan başka hiçbir şeye “aşk” sayılacak bir derecede muhabbet beslemesi, aslında, gerçek bir mü’min olmak için uygun görülmez. Bu fânî aşklar, ilâhî aşka bir istasyon olduğu takdirde hoş görülür. Kalp, Allâh’tan gayri bir varlıkla aşırı bir ünsiyet peydâ eder, ona muhabbetle takılıp kalır ve bu muhabbet, kalpte iyice kökleşip yerleşirse, bu, şirk olur. Âyet-i kerîmede:

“Hevâ ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (el-Furkân, 43; ayrıca bk. El-Câsiye,23) buyrulur.

(S.82)

«-Hayatı daha canlı kılan çırpınış ve muhabbetlerdir; hayatı kanatlandıran da aşktır!..»

(S.85)

“Bil ki, içi ilâhî aşk ve muhabbet dolu olmayan insan ne kadar zavallıdır; belki de hayvandan daha aşağıdır. Zîrâ Ashab-ı Kehf’in köpeği dahî aşk ehlini aradı, buldu. Rûhanî bir safâya erişti ve o halis kullarda fânî olarak cenneti kazandı.”

(S.112)

…insanlar ihsâna mağluptur. İhsân edildiği kadar düşmanlık azalır. Ortada olan da dostluk olur.

(S.115)

Kalbi kırık insanların, Cenâb-ı Hak nezdindeki îtibar ve mevkileri yüksektir. Rızâ-yı ilâhîye kavuşmak isteyenler, böyle mahzûn gönülleri sevindirmelidirler. Nitekim Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- birgün:

“- Yâ Rab! Seni nerede arayayım?” diye niyazda bulunmuştu. Allâh Teâlâ da:

“-Beni kalbi kırıkların yanında ara!..” (Ebû Nuaym, Hilye, II, 364) buyurdu.

(S.120)

“Ey insan, bu dünyâ bir uyku ve rüyâdan ibarettir. Sen oradaki cümbüş ve debdebeye sakın aldanma! Şâyet rüyâda elin kesilse veya vücûdun lime lime doğransa bile korkma! Zirâ Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve selem-:

«Bu dünyâ, bir rüyâdan ibarettir.» buyurmuştur.”

(S.126)

“Ey insan, başkalarından gördüğün zulümler, kötülükler, senin kendi kötü huyunun onlardan aksetmesidir, görünmesidir.” (c.1, 1318)

(S.126-127)

“Eğer sana bir diken batmış ise, bil ki o dikeni sen dikmişsindir! Şâyet yumuşak ve latîf kumaşlar içinde isen, o kumaşı da sen dokumuşsundur!”

“Sen, kendi huyunun, tabiatının derinliklerine inseydin, kötülüğün, ahlâksızlığın senden, kendinden olduğunu anlardın.

Eğer sen, Allâh nûru ile baksaydın, kötülük husûsunda başkasını ayıplar, başkasının kusurlarını görür de gaflete düşer mi idin?”

(S.127)

Mesnevî: “İnsanı inciten kişinin, Allâhî incittiğinden haberi yoktur. O bilmiyor ki, bu küpün suyu, Hakk ırmağının suyu ile birleşmiştir.” (c.1, 2520)

(S.129)

Mesnevî: “Her zahmete kızmada, öfkelenmede, her terbiyesize kin gütmedesin. Peki ama, cilalanmadan nasıl ayna olacaksın?” (c.1, 2980)

(S.133)

İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir.

(S.138)

Fukarâ kalbine her kim dokuna

Dokuna sînesi Allâh okuna

(S.140)

“Zîrâ bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir…”

(S.141)

“Size iyilik yapanlara karşı iyilik yapmak, fenâlık yapanlara da fenâlık yapmak meziyet değildir. Asıl meziyet, size fenâlık yapanlara karşı aynı şekilde mukâbelede bulunmayıp iyilik yapabilmektir.” (Tirmizî, Birr, 63)

(S.142)

Hak dostları, bu hususta şu düstûrlara riâyet ederler:

İki şeyi unutma:

1. Allâh’ı ve

2. Ölümü.

İki şeyi de unut:

1. Sana yapılan fenalıkları

2. Yaptığın hayır ve iyilikleri

(S.144)

En büyük firâset, istikbal bilmecesini çözmektir. Onu çözen kimse de artık hiçbir fânîden incinmez, hiç kimseyi de incitmez. Her hâdisedeki murâd-ı ilâhîyi ve ezel-ebed sırrını sezer. Hak rızâsına göre davranır.

(S.149-150)

Mesenevî: “İyi talihli ve insan olan kişi bilir ki; zeki olmak, akıllı geçinmek iblisin yoludur; aşk ve kulluk da Âdem’indir.”

“Şeytan gibi zeki olanlar, okyanusta yüzenler gibidir. Koca bir okyanusta yüzen kimsenin kurtulması, nâdirdir. Nihâyet batar, boğulur; yâni aklına güvenip şerîat gemisine binmeyenler, sonunda helâk olurlar.”

“Sen yüzmeyi bırak, kendini beğenmekten vazgeç, kini terket! Yüzdüğün su; dere, ırmak değildir, okyanustur! Bu okyanus, aslında kazâ ve kader denizidir!” (c.4, 1402-1404)

(S.151)

“Akıl ve zekâ, sana kibir ve gurur verir.” (c.4, 1421)

(S.155)

Mesnevî: “Birtakım kötü kişilerin elinden kurtarabilmek için Hızır -aleyhisselâm- gemiyi deldi, sakatladı.

“Mâdem ki kırık olan, dökülen, perişan olan kurtuluyor; sen de kırıl dökül, perişan ol. Kurtuluş ve selamet yokluktadır. Haydi, sen de benlikten, varlıktan kurtul, yokluğa doğru git.”

“İçindeki madende birazcık altın, yâhut gümüş bulunan bir dağ, kazma yaralarıyla paramparça olur.”

“Kılıç, boynu olan kişinin boynunu keser. Gölge ise yerlere serilmiştir. Boynu ve bedeni olmadığı için onun yaralanması ve kesilmesi de yoktur.” (c.4, 2756-2759)

(S.156)

“Bülbülün çektiği, dili belâsıdır.”

(S.156)

Mesnevî: “Ey dünya malı için çırpınan ve dünyaya tapan gâfil!.. Firavun’da olan kötü ahlâk, tamamıyla sende de var! Sen de kibirlisin, sen de kendini beğeniyorsun, sen de mal ve şehvet peşinde koşuyorsun! Fakat senin ejderhan, yâni nefsin, âcizlik, yoksulluk kuyusuna düşmüş, güçsüz kalmış da Firavun gibi saldıramıyor, bir şey yapamıyor!”

“Yazıklar olsun! Bu söylenilen sözlerin hepsi de senin hâllerin, senin kötü huylarındır; tutuyor, sen onları Firavun’un üstüne atıyorsun!”

“Hâlbuki senin de kötü hâllerinden, kötü huylarından söz edilse, canın sıkılır, hoşuna gitmez; başkalarından bahsedilse sana masal gibi gelir!..” (c.3, 971-973)

(S.167)

“Fıstık misâli kendisinde bir iç var zanneden kimse, soğan gibi hep kabuk çıkar…”

(S.175)

Demek ki seven, sevdiğinin hâliyle hâllenip onunla aynîleşme yönünde belli bir kıvâma gelmeden, gerçek bir dost olamaz. Bu sebepledir ki artık, o olgunluğa erişen kapıdaki adam, içeriden gelen:

“-Kim o?” suâline:

“-Bir ben ki, baştan başa sen!” ifâdesiyle karşılık vererek, dostuyla hemhâl oluşun makbûl olan seviyesini elde ettiğini bildirmiş olmaktadır.”

(S.177)

“Kalbinde hardal tanesi kadar imân olan hiçbir kimse, cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiçbir kimse de cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 148-149)

(S.181)

Sâlih ve sâdık kimselerle berâber olmak tedbîri de, fevkalâde ehemmiyetlidir. Zîrâ hâller sârîdir. Kişiye, muhabbet duyduğu kimsenin kaderinden müsbet veyâ menfî bir pay isâbet eder. Bu yüzden kişi, ünsiyette bulunduğu insanlara dikkat etmek mecbûriyetindedir.

(S.182)

Zîrâ fıtrî bir sermâye olan kibir temâyülünü kullanmanın câiz, hattâ gerekli olduğu durumlar da vardır. Nitekim bunlardan biri olmak üzere; “Kibirliye karşı kibir, sadakadır.” (Münâvî, Feyzü^l-Kadîr, IV, s. 366/5299) buyrulmuştur.

(S.188)

Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri bir şiirinde insanı gafletten teyakkuza şöyle davet eder:

Uyanıgör gafletten

Geç bu fânî lezzetten

İç Kevser-i vahdetten

Tevhîde gel, tevhîde

(S.188)

“Nefsini bilen, Rabbini bilir.”

(S.190)

Onlar yorganı kafalarına çekerek, gündüzü gece telakkî, ilân ve iddia eden bir gâfil gibidirler. Gerçeğin, onlara göre değişemeyeceği hakîkatinden habersizdirler.

(S.191)

Mesnevî: “Ey gâfil kişi! Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân’da; «Hakk’ın verdiği rızıktan yiyin!» diye buyurduğu rızkı, sen hikmet sanmadın da ekmek sandın.”

“Allâh’ın verdiği rızk; kişinin mertebesine, anlayış ve seziş kabiliyetine göre, hikmet ve ma’rifettir. O, yiyenin sonunda boğazında durmaz, onu öldürmez.”

“Bu bedene ait olan ağzı kaparsan, sende mânevî ve rûhânî bir ağız açılır da, o ağızla ilâhî sırlar ve ma’rifetler lokmalarını yersin.” (c.3, 3745-3747)

(S.192)

“Eğer gümüş tenli güzeller seni avladıysa, ihtiyarlıktan sonra bir de pamuk tarlasına dönen o bedene bak!”

(S.193)

Gâfilâne bir hayat; çocuklukta oyun, delikanlılıkta şehvet, erginlikte gaflet, ihtiyarlıkta elden gidenlere hasret ve binbir türlü çırpınış ve nedâmetten ibârettir.

(S.194-195)

Esâsen insan beyni, zıddı olmayan şeyi kavrayamaz. O sûretle şartlandırılmıştır. İnsan ve kâinât, cemâlî ve celâlî tecellilerin, ma’kesi ve zıtlığın sergisi hâlindedir. Zîrâ İslâm nazarında mes’ul olan şahsın idrâki, ancak zıddı kavrayabildiği kadardır.

(S.195-196)

Mesnevî: “Mala mülke fazla sarılma ki, vakti gelince kolayca bırakabilesin! Hem kolayca verip gidesin, hem de sevab kazanasın! Sen, seni sımsıkı tutana sarıl ki, evvel de O’dur, âhir de O’dur. O’nu bulmak istiyorsan, gönül gemini batıracak ne kadar nefsânî sıkletler varsa içinden çıkarıp at ki, murâdına nâil olasın” (c.3, 128-129)

(S.202)

Yüce Rabbimiz, şeytanın kandırmacalarına dûçâr olmamamız için, bizi şu şekilde ikâz etmektedir:

“…Sakın o çok aldatıcı şeytan, sizi Allâh’ın affına güvendirerek aldatmasın.” (Lokmân, 33)

(S.203-204)

Kalb sâfiyeti bozulmamış bir mü’min, günah işlediğinde onun tesirini çabucak anlar da ‘Aman yâ Rabbî!’ diye ağlanıp sızlanmaya başlar. Fakat günah işlemeye fütursuzca devam eden kişi, âdeta kalb gözüne toprak doldurmuş olur; günahını görmez ve vicdan azâbını da hissetmez. Tevbe etmeyi hatırına bile getirmez. Günah, onun gönlüne tatlı bir mûsikî gibi gelir. Farkında olmadan îmânını zâyî eder. O pişmanlık duygusu, o ‘Ya Rabbî!’ deyişi ondan gider; gönül aynasına kat kat pas çöker. Onun kararıp kaskatı olan kalbini, paslar yemeye koyulur.

(S.219)

Bir insan, kendi evlâdında gördüğü kötü bir hâli, aynı kötü hâli müşâhede ettiği komşu çocuğuna nazaran daha hafif kabul eder. Bunun sebebi, kendi çocuğuna duyduğu yakınlık hissidir. Kendi nefsimiz de başkalarının nefislerine karşı aynı durumdadır.

(S.222)

Hazret-i Yûsuf hakkındaki Kur’ânî kıssadan çıkarabileceğimiz en mühim netîcelerden biri de hased edenlerin hased edilen karşısında, bilâhare utanılacak bir mevkiye düşerek hatalarının îtirafına müncer olmasıdır.

(S.224)

Hasedin bile diğer bütün günahlar gibi muhâtabına göre derecelendiğini kabul etmek gerektir. Bu derecede yakışıksız bir hasedin pençesine aldığı insana acımak lâzımdır. Çünkü o, kendi eliyle kendisini olabildiğince alçalttığı hâlde, bu durumun farkında bile değildir. Lâkin bir günahkâra, “kendini sürüklediği günahtan koruyamadı” diye acımak ve bu hissi, öfke ve gadaba gâlib getirmek bir olgunluk ve diğergâmlıkta zirve ifâdesi taşır ki, bu herkesin harcı değildir.

(S.231)

“İnsanın asıl hüviyeti, dilinin altında gizlidir. Şu dil, insanın iç âleminin sergisidir.”

(S.243)

“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsa da, firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığında gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar!”