Kitap: Dua [Ali Şeriati]

MSN alanıma daha önce eklediğim yazımı değiştirmeden buraya naklediyorum:

Öncelikle bana bu kitabı temin eden dostum Emre Meral’e ihtiyacım olduğunda verdiği manevi desteğinden dolayı saygılarımı sunarım. Bu ve başka kitaplar hakkında yorum ve notlarını okumak isterseniz www.emremeral.com adresinden kişisel blog sayfasına ulaşabilirsiniz.

Kitabı okuyup bitirmemin üzerinden 1 haftadan fazla zaman geçmesine rağmen vakit bulamadığım için yazmak bugüne nasip oldu. Yazmak gerçekten zaman alan, uğraşlı bir iş bunu öğrendim. İlk kitap incelemem de olacak, bu yazımda pek yorum kat(a)madan sadece kitaptan aldığım bazı bölümleri burada paylaşacağım. Belki biraz uzun olabilir ama sıkılmadan hepsini okumanızı dilerim. Ben sıkılmadan (bu yazıyı yazarken tekrar göz attığımdan nerdeyse iki kere) okuyup zamanımı da ayırarak buraya da yazma çabasını gösterdim. En azından okunduğunu bilmem adına yorum da bırakabilirseniz sevinirim.

Saygılar.
____________________________________________________________________________________

Kitap Künyesi:

DUA
_____________________________________________
Ali Şeriati
(Alexis Carrel’den çeviri)

Yeni Zamanlar Yayınevi

5. Baskı, Ocak 2004
_____________________________________________

Notlar:

Hıristiyanlığın duası, kendini hayattan ve hayat kabalığından uzak tutmaktır. Carrel’in de deyimiyle: “Dua’nın kökeni yoksulluk ve aşktır.” Fakat müslümanların dualarında bunlardan başka bir diğer unsur -dua edenin yaşadığı beşeri sorunları ve dertleri de dua’da belirtmek şeklinde- içtimai bir yön vardır.
(Sayfa: 8 )
—————

DUA

Bazı batılıların görüşüne göre asıl anlamıyla akıl, aşktan çok daha üstündür. Biz, güçlü zihin ve zekâ fonksiyonumuzu, duygu ve keşiflerimize tercih ediyoruz. Bilim, dini uyutmak veya söndürmek biçiminde parlıyor. Biz Descartes’i izlerken, Pascal’ı bırakmış, unutmuşuz. Biz zekâ gücümüzü sağlamlaştırma ve ilerletme uğraşı verirken, ruhun manevî çabalarını -ahlâk duyusu, güzellik duygusu ve özellikle irfan duygusu gibi- olgunlaşmaktan, gelişmekten alıkoyuyoruz.
(Sayfa: 19)
—————

Tıpkı, biçimi, kitabî eğitim ve öğretim bilgisine dayanmayan güzellik ve aşk mefhumlarına olduğu gibi. Gönlünü kuşku ve endişelerden soyutlayabilen basit insanlar, tıpkı güneşin ısısı, gülün kokusu gibi Allah’ı da duyarlar. Allah, kendisine sevgiyle yönelene kolaylıkla yönelirken, akıl ile kavranılandan başkasını kabul etmeyene ise gizli kalır.
(Sayfa: 21)
—————

İhtiyaç duyduğumuz bir şey için Allah’tan yardım dilememiz, tümüyle geçerli bir hareket olmasına rağmen, kendi çabamızla elde edebileceğimiz şeyleri veya ihtiraslarımızın gerçekleşmesi için dua etmek abestir, geçersizdir.

İstekler, eğer sürekli, ısrarlı, sıkılganlıktan uzak bir tür ani saldırı özelliğini taşıyorsa başarılı olur.

Yol kenarında oturmuş bir kör, gelip geçenlerin kendisini susturmaya çalışmalarına rağmen, ciğerini yırtarcasına, avazı çıktığı kadar bağırıyor, feryad ediyordu. Oradan geçen İsa ona “İmanın seni kurtardı.” dedi.
(Sayfa: 26)
—————

Dua ihtiyacını kendisinde öldüren bir toplum; fiiliyatta fesat ve çöküşten korunabilecek unsurlara artık sahip değildir.
(Sayfa: 36)
—————

Dua eden çehrelerde önceleri var olan vurdumduymazlık, eksiklik, kıskançlık ve kötüük duyguları, yerlerini; iyiliğe, başkalarına iyilik yapmaya ve hayırlarını istemeye terkeder.
(Sayfa: 40)
—————

Başkası için yapılan dua, bireyin kendisi için yaptığı duadan sürekli daha etkili olagelmiştir.
Öyle anlaşılıyor ki, duanın kabulü; şiddet, ısrar, keyfiyet ve içtenliğe bağlıdır.
(Sayfa: 43)
—————

Nietzche: “Dua etmek ayıptır.” diye yazar. Gerçekteyse dua ermek, yemek-içmek veya teneffüs etmek kadar ayıp değildir.
(Sayfa: 44)
—————

Biz bilimin tüm güzelliklerini sevdiğimiz gibi, Allah’n da tüm güzelliklerini sevmek zorundayız. Descartes’e kulak verdiğimiz şevkle, Pascal’ı da dinlemek zorundayız.
(Sayfa: 44)
—————

“Cinayetler üzerinde yapılan incelemeler ortalama bir düzeyde göstermiştir ki, toplumda cani ve suçlu olarak tanınan bireyler, ya hiç, ya da cahilce, fakat çok az dua eden kimselerdir. …”
(Sayfa: 51)
—————

AŞK

“Allah, hayat ve varlık gibi iki yüce sırrın yaratıcısıdır. Ve iki büyük mucize olan hayat ve varlık O’ndandır.”
(Sayfa: 55)
—————

İnsanın üstünlük derecesi, hayat boyu yediklerine değil; o insanın yüce istekleri olmasına, eksikliklerini duymasına ve olgunluğa talip olmasına bağlıdır. Ve insan, duyarlı, titiz bir biçimde kendini ölçebilir. Yani herkes belli ölçüye göre daha insanî özellikler, daha mükemmel istekler, daha olgun ve daha yüce bir duruma sahip olabilir. Basit insanların istekleri basit; büyük insanların istek ve arzuları da büyük olur.
(Sayfa: 57)
—————

Aşk; hayret, kaçış, ışıksız kalma, uzak düşmedir. Aşk; bağlanma, bağlanışı yenilemek içindir.
(Sayfa: 60)
—————

Kimler dua eder? Kim şiddet, aşk, ızdırap ve korkuyla ister? “Var olan” ile “olması gereken” arasındaki ayırımı fazlasıyla bilen bir kimse… Izdırap duyan, sürekli isteyen, aşık olan, susuz kalan bir kimse… İşte böyle kimseler dua eder.
(Sayfa: 78)
—————

“Hiç bir millet, duayı terkettiği için olduğu kadar, kendini ölüme hazırlamamış, çöküş ve alşalmaya maruz bırakmamıştır.”
(Sayfa: 99)
—————

“Aşk emredince imkânsız şey teslim olmak zorunda kalır.” (Schandel – “Yalnızlık Söyleşileri’nden)
(Sayfa: 101)
—————

DUA I

Allah’ım! “Akidemi” “meselelerimin” elinden kurtar ve koru!

Rabbim! Bana mesuliyetten kaçan inanç ucuzluğuna karşı dayanma gücü ver!

(Sayfa: 111)
—————

Ya Rabbi “Rousseau”ya ilham ettiğin şu sözü asla aklımdan çıkarma: “Ben senin ve inancının düşmanı olsam da, senin ve inancının özgürlüğü uğruna canımı fedaya hazırım.”
(Sayfa: 114)
—————

Allah’ım! Sevdiğin herkese öğret ki; aşk, yaşamaktan iyidir. Daha çok sevdiklerine de; sevmenin aşktan üstün olduğunu bildir!
(Sayfa: 115)
—————

DUA II

Ey Kadir olan Allah’ım!

Ailemize mesuliyet, halkımıza bilim, mü’minlerimize aydınlık, aydınlarımıza iman, tutucularımıza kavrayış, kavramışlarımıza tutuculuk, kadınlarımıza bilim, erkeklerimize şeref, ihtiyarlarımıza bilgi, gençlerimize asalet, öğretmen ve üstadlarımıza, öğrencilerimize inanç, uyuyanlarımıza uyanıklılık, uyanıklarımıza irade, tebliğlerimize gerçek,dindarlarımıza din, yazarlarımıza güvenilirlik, sanatkarlarımıza dert, şairlerimize şuur, araştırmacılarımıza hedef, ümidsizlerimize ümid, zayıflarımıza güç, muhafazakarlarımıza hareket, ölümcül uykularda olanlarımıza hayat ve dirilik, körlerimize görme, suskunlarımıza feryad, müslümanlarımıza “KUR’AN” ve “SÜNNET”, tüm mezheplerimize birlik (vahdet), kıskançlarımıza şifa, bencillerimize sabır, halkımıza kendini bilme, tüm milletlerden kurulu milletimize samimiyet, himmet, fedakârlık yeteneği, kurtuluşa layık oluş ve izzet bağışla!
(Sayfa: 127-128)
—————

Eğer bir kişi, intizar, bağlılık, çaba, bağlanma arzusu ve kavuşma isteği derinden derine duymuyorsa; tek başına, yapayalnız olana oranla, daha “yalnız” değildir. Bunun aksine, içinde öyle bir kavuşma, bağlanma ve mutluluğu duyan fakat ondan ayrı düştüğünü, ona uzak kaldığını hisseden biri “yalnız” kalmıştır. Hem de toplumun kalabalığında yalnız.
(Sayfa: 140)
—————

Tuhaftır; üzülerek belirteyim ki, insan olarak biz, tarih boyunca, akılcı uygarlıkların bağlısı kalmışız. Yunan, Rum ve bugünkü dünya uygarlığı gibi. Güç, bilgi ve mantığı elde etmek yolunda, insan olmak duygusunu ve tüm manevî sermayeleri elen çıkarmışız. Yani felç hali! Bugün de gördüğümüz gibi.
(Sayfa: 151)
—————

“Medenî toplum, vahşi (barbar) insandır.”
(Sayfa: 152)
—————

Bir yanda aklî erginliğin, öte yanda hissî erginliğin doruğunda, insanoğlu. Maneviyata yöneliyor, zaafa düşüyor. Hatta zelzeleye, soğuk-sıcak havaya maruz kalarak yok oluyor. Kıtlık, varlığını telikeye sokuyor.

Öte yandan aklî erginliğe yükseliyor. Bir yönüyle, güneş sistemini tehlikeye sokacak kadar güçlenirken, öte yandan bir kurttaki hayvanî duygu kadar bie duygu taşımıyor!
(Sayfa: 154)
—————
 
Öyle bir faica olmuştur ki, hiç kimse kendisine aykırı bir inanca tahammül edememekte, kendine aykırı kavramı anlayamamakta, bir başka soruna kulağını tıkamaktadır. Ve hiç anlamak istememekte ki, dünya ne kadardır, nereden nereye kadar vardır? İslâm’ın bugün dünyadaki durumu nedir? Gücü nedir? Varlığı nedir? Kendi mahallesinden ötesini kavrayamaz insanımız!
(Sayfa: 155)
—————
 
İnsan dört zindanın tutsağıdır:

Dördüncüsü “benlik zindanı”dır. Özgür “ben”imi kendnde hapsetmektir.

Dördüncü zindandan aşk ile, yalnızca aşk ile kurtulur insan.
(Sayfa: 156-158)
—————

… Bir aşk ki fedakârlığı açıklayabilsin. Bir aşk ki, insanı ihlâsın doruğuna ulaştırabilsin. Bir aşk ki, insana değer verirken kendini yok sayabilsin ve bun ispatlasın. Bunlar aşıktan başkasının anlayamayacağı kelimelerdir. Bunlar aşıktan başkasının söyleyemediği kelimeler… Bunların anlamını aşkı kavrayandan başkası kavrayamaz.

… “Dua; insanın ızdırap, çile, endişe ve merakından ibarettir. Kendi benlik zindanından, vaoluş zindanından bilgiye ulaşmasıdır, kişinin. Kurtuluş arzusunu ve kurtuluşa olan aşkı ispatlanmaz yapandır.”
(Sayfa: 159)
—————

Aşkı kavrayamayan bir insan, ilmî gücün zirvesine çıkarak tabiatı kendisine köle yapsa da, yine bir hayvan gibi “ben”liğinin kurbanı olacaktır.

Fiiliyatta gördüğümüz ise; dua eden insanların amel etmediği, amel edenlerin ise dua etmediğidir. Biz amel etmiyor ve dua ediyoruz: “Allah’ım! Bize başarı ver. Dünya ve ahirette mutluluk ver! Dünya nimeti bağışla! Nmet ve afiyet ver” diyoruz. Oysa biz bunların hiçbirini yapmıyor ve fakat sadece söylüyoruz. Peki bu ne biçim duadır?

Biz, dünyada, sürekli olarak dua eden, aciz insan kılığında, hiç bir güzellik taşımayan insanlar görüyoruz.
(Sayfa: 160)
—————

Dua, mert çehrelerde güzellik kazanır.

Ama unutulmamalıdır ki, aşk ve sevgide insanı toprağa düşürecek tek aşk ve ölçü Allah için olandır.

… bugünkü dünya insanlığını güçlü kılan herşey, uygarlaştıran herşey, Aristoculuk ve Dekartçılıktır. Ve bu tür ölçülerle insan ruhunun inceliğini, manasını güzelliğni elinden almışlardır. Artık kavrama yeteneğini yitirmiştir o! Bilinç altında varolan, ya da tanığı olduğu birçok tatlı nimetleri; sır olan, ya da meçhul; fakat insan hayatının bir parçası olan güzellikleri elden çıkardığından artık onları anlayamazlar! Sonuçta da güç kazanırlar; sert bir ruh sahibi olur.
(Sayfa: 161)
—————

Tüm diğer varlıklar sevmek kavramını gerçekten anlayamazlar. Allah, mabud olduğundan, abid olmayacağından, tapmanın büyük lezzetini tadan yalnız insandır.

Nasıl ki akıl (yansıyışı bilimdir), toplumların uygarlaşmasının ve insanlığı ilerletmenin etkeniyse, aşk da (yansıyışı ibadet ve duadır), insanı medenileştiren en büyük etkendir.
(Sayfa: 162)
—————

Akıl, toplumsal medeniyetin, bilim -ki aklın tecellisidir- vasıtasıyla, medenî toplumlar oluşturmaktadır. Aşk ise, yüce ruhlu, tabiattan daha yüce, medenî insanlar yetiştirir.

Aşk, sevmektir.
(Sayfa: 163)
—————

Kitabı şu adresten temin edebilirsiniz:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/78354/dua?sa=39617671

Tags: , ,

Buğz etmek hakkında birkaç derleme

Buğz etmek hakkında internette yaptığım arama sonucunda bulduğum yazıları paylaşmak istedim. Yazıların sahiplerinden Allah razı olsun. Umarım burada paylaşmamın bir sakıncası yoktur.

Allah İçin Sevmek ve Buğz Etmek nedir?

Hubb; dostluk ve sevgi, buğz ise bunun zıddıdır. Kişi, bir kimseyi, ya malı, ya güzelliği, ya asaleti, ya soyu, ya şahsi bir menfaati, ya dünyevi bir isteği veya geçici bir değer için sever.

Bütün bunlar, sevgi ve nefret sebeplerini sınırlandıran bir din olan İslam’da istenilmeyen şeylerdir.

Bu yüzden Müslüman, bir kimseyi ancak hak dine mensup olduğu için sever, veya batıl bir dine mensup olduğu için buğz (nefret) eder.

Efendimiz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; “Şu üç şey kimde bulunursa, imanın tadını alır; Allah’ı ve Rasulünü, bu ikisi (Allah ve Rasulü) dışında her şeyden daha fazla sevmek, bir kimseyi yalnızca Allah için sevmek ve ateşe atılmaktan tiksindiği gibi küfre düşmekten tiksinmek.”

Bunun için Müslüman, peygamberleri, velileri, sıddıkları, şehitleri ve Salihleri sever. Zira onlar, Allah’ın sevdiklerini yapmışlar ve bu sebeple Allah için sevilmişlerdir. Bu da sevileni (Allah’ı) sevmenin kemalindendir.

Kafirleri, münafıkları, bidat ve isyan ehlini ise sevmez, nefret eder. Zira onlar Allah’ın sevmediği şeyler yapmışlar ve onlara Allah için buğz edilmiştir.

Kim böyle yaparsa Allah için sevmiş ve Allah için buğz etmiştir. Allah ona yeter ve O ne güzel Vekildir.

Bil ki, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek, birkaç açıdan “Vela (mü’minlere dostluk) ve bera (müşriklerden uzaklaşmak)” ile farklıdır;

1- Vela(dostluk) ve Bera(uzaklaşma) temeldir, sevgi ve buğz ise bunları kemale erdirici hasletlerdir.
2- Sevgi ve buğz, “vela ve bera”nın gereklerindendir. Ama vela ve bera, sevgi ve buğzun gereklerinden değildir.

Kaynak: http://www.gencislam.com/forum/showthread.php?t=13728

Allah İçin Sevmek, Allah İçin Buğz Etmek…

Vatikan’ın en çok korktuğu, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel gördüğü, İslamiyetin, “hubbu fillah-buğdu fillah” emridir. Yani, Allah dostlarını Allah için sevmek, Allahın düşmanlarını, (dinimize göre, Müslüman olmayan herkes Allah düşmanıdır) Yahudileri, Hıristiyanları sevmemektir. Hubbu fillah, buğdu fillâh, imanın esasıdır. İmanın altı şartının geçerli olup olmaması bu esasa bağlıdır.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“İmanın en sağlam temeli ve en kuvvetli alameti, hubb-i fillah, buğd-ı fillahtır.” (Ebu Davud)

“İmanın temeli Mümini sevmek ve kâfiri sevmemektir.” (İmamı Ahmed)

“İmanın efdali Allah için sevgi, Allah için buğzdur.” (Taberânî)

Yine Resulullah buyurdu ki:

“Cebrail aleyhisselam gibi ibâdet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibâdetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!”

Allahü teâlâ, Hz. Musa’ya sordu:

- Ya Musa, benim için ne işledin?

- Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, zikrettim.

- Ya Musa, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekâtlar, kıyamette, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışıktır. Bunların faydası sanadır. Benim için ne yaptın?

- Ya Rabbi, senin için olan ameli bana bildir.

- Dostlarımı benim için sevdin mi, düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?
Musa aleyhisselam, Allahü teâlâ’yı sevmenin onun için olan en kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı.

(İmam-ı Gazali)

Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:

“Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, (İslâma olan düşmanlıklarında) birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan olur. Allahü teâlâ, (kâfirleri dost edinip, kendine) zulmedenlere hidayet etmez.” (Maide 51)

“Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu bırakmış olurlar.” (Ali İmran 28)

“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve Resûlüne düşman olanları sevmezler.” (Mücadele-22)

Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur” (Taberânî)

Vatikan, bu inanç yıkılmadıkça, Müslümanların Hıristiyan olmayacağını bildiği için, “Diyalog” vasıtasıyla bu inancı yıkmak istiyor.

Kaynak: http://diyalogcu.wordpress.com/2006/12/08/diyalog/

Emr-i bi’l marufu nasıl yapabiliriz?

Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, sadece söz veya yazıyla bazı şeyler anlatmak demek değildir; o çok daha şümullü bir vazifedir. Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehaya) beyanları içerisinde bu vazife, dinin çirkin saydığı bir münkeri mümkünse elle def edivermek, şayet fiilen müdahale edilemiyorsa, tatlı dil ve va’z u nasihatle, yani dil ile o kötülüğün önüne geçmek; dil ile def etmeye de imkân ve vasat müsait değilse, en azından onu hoş karşılamamak ve ona kalben taraftar olmamak gibi değişik şekillerde eda edilebilmektedir. Söz konusu hadiste, imânın en zayıf mertebesi olarak nazara verilen “münker karşısında kalben buğz etmek” meselesini de, bir insana düşmanlık beslemek, buğz etmek ve nefret duymak şeklinde anlamamak lazımdır. Haddizatında, fena işler yapıyor olsa da, bir insana düşmanlık beslemek ve kin gütmek onu içine düştüğü fenalıktan vazgeçirmek için faydalı bir yol değildir. Kanaatimce, bu ikazdan anlaşılması gereken husus, fenalığa karşı tavır belirlemenin lüzumudur. Mesela, kendini ciddiyetsizliğe ve laubaliliğe salmış bir insana, “Bir bilsen, sana karşı ne kadar alâka duyuyordum! Gönlümde derin bir yerin vardı. Fakat, içimde beslediğim o muhabbet ve alâka âbidesini dik tutmaya çalışsam da, elimde değil, onun yıkılmasına mani olamıyorum; çünkü şu laubali tavırların karşısında sarsıntı yaşıyor ve kanaatlerimi koruma hususunda çok zorlanıyorum.” diyerek, içine düştüğü münkeri savmaya çalışmak esas olmalıdır. İşte, güzel ahlaklı nesiller yetiştirmek ve gençleri mesâvi-i ahlaktan uzak tutmak için de önce dinimizin başkalarını hafife alma, çirkin lakaplar takma, insanlarla alay etme, her fırsatta gülüp durma ve sürekli laubali davranma gibi kötü huylara bakışı iyi bilinmeli, hayata hayat kılınmalı ve sonra da bunlar diğer insanlara usulünce anlatılmalıdır. El, dil ve gönülle müdahale şeklindeki emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker şartlara göre ve üslubuna uygun olarak yerine getirilmelidir. Özellikle gençlerimizi, lâkaydîlikten ve yılışıklıktan kurtarıp nefisperestlik ve şahsî haz düşüncesinden uzaklaştırarak birer gaye insanı haline getirmek ve onlardaki gülme ve eğlenme isteğini biraz olsun çile ve ızdırap duygusuyla dengelemek için onlara her şeyden önce öz değerlerimiz ve kendi kültürümüzün esasları öğretilmelidir.

Kaynak: http://ailem.zaman.com.tr/?bl=23&hn=4431

Tags: ,

Değer vermek

Hayata farklı açıdan bakabilmekle ilgili söyle bir hikâye anlatılır:

“Bir gün New-York’ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili’dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki is makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır aramaya baslar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.

Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızılderili’ye: “Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?” diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler.

Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder.

Kızılderili, arkadaşına dönerek: “Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Herşeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin.” der.

Eskiyen iPod’unuzu yeni gibi yapın

Herkese merhaba. Bu yazımda sizlere zaman içinde çizilerek ilk aldığınızdaki parlaklığını kaybeden iPod’larınızı nasıl ilk günkü gibi ışıl ışıl haline getirebileceğinizden bahsedeceğim. Kendim bir iPod Nano 1. jenerasyon sahibiyim. Elime geçtiği sıralarda henüz ortalıkta çok fazla kılıf bulunmuyordu. Bulunanlar sadece orijinal kılıflardı ve fiyatları özelliklerine göre çok fazlaydı. Bu sebeple kılıf almamıştım. Ama zamanla cebimde taşıdığım Nano çizikler içinde kaldı doğal olarak. Özellikle arka kısmındaki ayna olarak bile kullanabileceğiniz parlak metal yüzey zaman içinde ince çizikler nedeniyle matlaştı. İnternette bir iki araştırma yaptığımda bu problemin birçok kişinin sorunu olduğunu öğrendim. Bir sitede güzel bir çözümü de bu araştırmalarım sırasında buldum. Öncelikle şunu söylemeliyim ki piyasadaki temizlik ürünlerinin hiçbiriyle vakit öldürmeyin. Basit bir metal parlatıcısı ile iPod’unuz ilk günkü kadar parlak bir hale gelecek. Şimdi size bunun nasıl yapılacağından bahsedeyim:

P9080031_800.jpg

Ben temizleme için Bauhaus’tan aldığım oto boyası çizik kapatıcı pasta kullandım. Bu pasta beyaz renkli biraz koyu kıvamlı birşey. Aslında okuduğum sitede Brasso adında sanırım sıvı olan bir metal parlatıcı kullanmışlardı. Fakat bir merakınız olmasın, ben denedim ve bu da gayet etkili bir şekilde temizliyor. Plastik yüzeyde metal yüzeyde olduğu kadar etkili olmasa da biraz vakit harcarsanız faydasını göreceksiniz.

Bundan sonra ihtiyacınız olan şey yeterince pamuk olacak. Eğer elinizde varsa mikrofiber temizleme bezlerinden de kullanabilirsiniz. Ben pamuk kullandım. Özellikle metal yüzeyi silerken pamuğun kapkara olduğunu göreceksiniz. Bu sizi endişelendirmesin. Malzemeyi bir tornavidanın ucuyla çok olmayacak şekilde pamuğa sürdükten sonra dairesel hareketler yaparak iPod’un üzerinde gezdirin. Bu sırada fazla bastırmanıza gerek yok, hafifçe parmaklarınızı gezdirmeniz yeterli. Eğer çok inatçı çizikler varsa biraz kuvvet uygulamanızda fayda olabilir tabi. Ayrıca iPod’u elinizde tutarsanız ya da altına yumuşak birşey koyarsanız diğer tarafının tekrar çizilmesini engelleyebilirsiniz.

Şimdi size kendi iPod’umun temizlemeden sonraki halini göstereceğim. Maalesef önceki halini gösteremiyorum çünkü temizlemeyi yaptığım sırada bunu metine dökebileceğim aklıma gelmedi. Ama 1,5 senedir cebimde dolaşan bir iPod’un nasıl bir hal alacağını aklınızda canlandırabilirsiniz. Ben çok fazla vakit harcamadım. 15-20dk gibi bir zamanda önünü ve arkasını temizledim. O yüzden tam anlamıyla yeni gibi oldu diyeme ama eskisine göre bir hayli yeni gibi oldu diyebilirim. Buyrun işte ön ve arka yüzünün fotoğrafları:

iPod öniPod arka

Pamuklar

Bunlar da temizlik sırasında kullanılan pamukların sadece ufak bir bölümü. Ne kadar karardıklarını görebilirsiniz.

Eğer ingilizceniz varsa vereceğim adrese de bir göz atın derim. Şimdiden kolay gelsin.
Restore your iPod nano to new condition with a $4 can of Brasso

Osmanlıların bir garip öyküsü

Osmanlı’nın o haşmetli ve izzetli insanlarının torunları bir gecede Avrupa’ya atıldığı zaman, kimse onların hâlini hatırını sormadı. Hanedan sülalesinin erkekleri ekseriyetle askerdi, meslekleri dışarıda geçmedi. Buradaki malları da tarümar edildi. Ayrılacakları gece evlerini soydular ve Türkiye’nin dışında hepsi aç bırakılıp öz vatanlarından uzakta ölüme terkedildiler.

•••

Hanedan mensuplarından çogu, Sultan Vahidettin başta olmak üzere Şam’da Selimiye Camii Şerifinin avlusunda medfundur. Halife Abdülmecid Efendi Medine’de Cerinet’tül Bakiye defnolunmuştur. Paris Camii’nde cenazesi 10 sene beklemiştir. Kendisi öyle vasiyet ettiği için.

1944′den 1954′e kadar mücadele edilmiştir. Bir Ali Osman’a yakışan da böyle vatan toprağına gömülmeyi istemektir.

Mesela O’nun oğlu Sehzâde Ömer Faruk Efendi Mısır’da vefat etti. Mısır bir Müslüman toprağı olduğu halde Türkiye’de işbaşına gelen herkese mektup yazmıştır. “Her türlü siyasî haktan mahrum olarak vatanda yaşamama müsaade edin. Boğaziçi’nde balıkçılık yapmaya razıyım” diye Cemal Gürsel’e bile mektup yazdı. Sonunda kabul edilmeyeceğini anlayınca, o sırada Hanedan hakkında bir yazı yazmış bulunan rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti’ye bir mektup yazarak “Bizi vatana kabul etmeyeceklerinden emin oldum. Bir zarfın içine Allah rızası için bir avuç vatan toprağı koyun da hiç olmazsa kabrime konulsun” diyecek kadar vatan hasreti içinde kıvranmış bir insandı.

Bunun diğer bir misali de Sultan Abdülhamid’in kızlarından birisi olan Zekiye Sultan’dır. Kocası da Gazi Osman Paşa’nın oğludur. Nice’de vefat ettiğinde vasiyet etti ki, “Bir gün müsait olursa beni vatan da defnedin”. Bu sebeple cenazesi Nice’deki bir kilisede tahnit edilmiş (ilaçlanmış) olarak 30 sene bekledi. Sonunda kilise mensupları götürüp bir yere defnettiler.

•••

…Sultan Vahdettin aç’tı. Öldüğü zaman İtalyan bakkallarına 150 bin liret borcu vardı. Tabutuna haciz kararı geldi.

Ve “Bu tabut para ödenmeden kaldırılamaz” diye tabuta yazı asıldı. Abdülmecid Efendi’nin oğlu ve Sultan Vahdettin’in damadı Ömer Faruk Efendi ve bir kaç kişi, mutfak kapısından tabutu kaçırdılar, Şam’a götürüp defnettiler. Sonradan kızı, İtalyan bakkalların borcunu ödedi.

•••

Vahidettin İtalya’ya ilk gittiği zaman, San Remo’da kiralık bir villada kalmaya başladı. Oradayken Kral Emanuel, Vahdettin’e bir yaver gönderdi. “Ülkenin muhtelif yerlerinde saraylarım vardır. Zatiali nerede oturmak istiyorsa emrine amadedir. Kendisine aylık su kadar liret tahsis edilmiştir” dedi. Sultan Vahdettin bunların hiçbirisini kabul etmedi. Yaveri Miralay Fahri Engin o sırada tercümanlık yapıyordu. “Efendim bu kadar ikramı reddediyorsunuz. Herhalde mutfağınızda kuru soğan bile olmadığını bilmiyorsunuz” dedi. Bunun üzerine Vahdettin “Fahri Bey, Maiyeti saniyemde bulunmaya mecbur değilsiniz. Zor geliyorsa ayrılınız. Ben Müslümanların halifesi sıfatıyla bir gayri müslim hükümdarın ihsanını kabul edemem” dedi.

•••

Mahmut Şevket Efendi’yi ziyarete gitmiştik. Bir Fransız kasabasında oturuyordu. O sıralar kızı Avinyon’da ameliyat olmuş. Birlikte onu ziyarete gittik. Odasına girdiğimiz zaman kızı konuşamıyordu. Mahmud Şevket Efendi “Nermin” diye sesleniyor, kızında cevap yok. Nermin işaretle kağıt kalem istedi, bulduk. Yazdı ki “ameliyat ederken yanlışlıkla dilimi kestiler konuşamıyorum.” O adamın karyolanın üzerine bir abanışı yardı. Dünyada bir kızım var, bundan sonra o da böyle dilsiz mi kalacak?” diye. Ben hayatımda, aniden bir insan yüzünden böyle ter aktığını görmedim. Sonra bana döndü dedi ki: “Osmanoğullarının dramını yazıp bizi aleme mi acındıracaksın? Hıristiyanlara da “Müslümanları asırlarca zaferden zafere koşturmuş bir aileden işte böyle intikamınızı aldınız, sizin arzu ettiğinizden daha büyük facialara sürüklendiler? diye mi göstereceksin?” Bu söz, onların gurbet hayatını anlatırken daima kulaklarımda çınladı.

Düşünün ki bir şehzade ölmüştür. Belediye kendi imkanları ile bir mezarlık yeri vermediği için, cenazesi Mans Denizine atilmıştır. Bu, Sultan Abdülhamid’in oğludur.

Yine Nice’de parkta bir şehzade ölü olarak bulunuyor. Bankada son nefesini vermeden bir mektup yazmış ve göğsüne iliştirmiş. Mektupta şöyle diyor. “Benim ölümümden kimseyi mesul tutmayın, ben açlıktan ölüyorum. Yeleğimin iç cebinde beni İslamî usullere göre Müslüman mezarlığına defnedecek para vardır.” Fransız polisinin değerlendirmesi de “daha birkaç ay yaşayacak kadar parası olduğu halde cenazesini düşünüyor, bu enayiymiş” oluyor.

•••

Abdulhakim Arvasi (rahimehullah) 1940′larda buyurmuş ki: “Biz Sultan Aziz’in âhını çekiyoruz. Sultan Hamid’in ahına daha sıra gelmedi. Biz bu hanedana yapılan zulme kayıtsızlığımızın cezasını çekiyoruz. Hanedan bedduası müthiştir. Bizim ecdadımız, hanedan bedduasından korkardı. Çünkü onların liderlikleri Allah’ın tensibi takdiri ve kendi bileklerinin hakkıydı. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, kimse onları Türk Milletinin başına memur olarak koymamıştır.

Gerçek kardeşlik

Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: “Ey bilge insan! Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne gibi fark vardır?” diye.

“Bakın göstereyim” demiş, ermiş…

Önce sevgiyi dillerinden gönüllerine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuş yerlerine. Derken, ermiş tabaklar içinde sıcak çorbalar ve arkasından da kaşıkları getirmiş. Fakat kaşıkların boyu 1 metre imiş…

Ermiş, “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle içeceksiniz çorbanızı.” diye bir şart koşmuş.

“Peki” demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan.

Bunun üzerine “Şimdi” demiş ermiş; “Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe.” Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmişler, onlar oturmuş sofraya bu defa. “Buyurun” deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan.

“İşte” demiş ermiş; “Kim bu hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Kesinlikle şunu da unutmayın! Hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır daima.”

Ailem Dergisi / 11.01.2003